27 Eylül 2012 Perşembe


            ÖLÜM NEDEN YARATILDI?
Yukarıdaki başğı tekrar okuyun ve üzerinde biraz düşünün. Kur’an, ölümden ‘yaratılmış bir mahlûk’ olarak bahseder. Sahi ölüm niçin yaratıldı? 
Şimdi bir de sadece ‘yaratıldı’ kelimesini okuyun ve birkaç defa manasını düşünerek tekrar edin. Bu kelime zihninizde neyi çağştırıyor? Ya da soruyu şöyle sorayım, ‘yaratıldı’ kelimesi zihninizde negatif bir çağşım oluşturuyor mu? İsterseniz yaratılmış olan şeyleri bir bir sayın. Ben düşündüm ve hatta saymaya çalıştım; zihnime negatif bir çağşım gelmedi. Nedense ‘yaratıldı’ deyince çiçekler, böcekler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, gökyüzünde ve yeryüzünde bulunan varlıklar ve göğün ve yerin kendisi aklıma gelir. Ve hepsi de müspet çağşımlardır yani varlık cinsinden şeylerdir. Yokluk, yaratılma ile birlikte anılmaz. Olmayan şeyin yaratılmışğından da bahsedilmez. Yatılmışlık bir şeyin yokluktan çıkarılıp vücut kazandırılması anlamına gelir. Yani sıfırdan bire, eksiden artıya ya da artıdan daha büyük bir artıya geçişi ifade eder.  
Peki, musibetler, hastalıklar, ölümler, zulümler, şerler birer yaratık değil mi, diye sorarsanız derim ki evet onlar yaratıktır ama onlara yüklenen negatif anlamlar yaratık değildir. Yani onların yaratılmasında negatiflik yok. Bizim onlara yüklediğimiz menfi anlamları, haricî bir varlıkları yoktur. Bize öyle gelmektedir. Fotoğrafın tümüne bakamamaktan kaynaklanan vehimlerdir onlar. Ana konu bu olmadığı için burada kısa kesip yine konuya döneceğim. Dileyen Bediuzzaman’ın eserlerine ve bilhassa Kader Risalesi’ne müracaat edebilir.
Evet, hastalık kula eziyet olsun diye verilmemiş. Daima şifa veren ve şafi olan Rabbimizi tanıyalım diye verilmiş. Musibetler lezzetlere kapı açsın diye yaratılmış. Cehennem de cenneti istetmek için yaratılmış. Mealen: “Allah bir kulunu sevindirmek isterse önce devesini kaybettirir, sonra buldurur.” hadisinin de rehberliğiyle elimizde olan, verilmiş olup da fark etmediğimiz nimetin farkına varalım ve vereni tanıyıp ona yönelelim diye verilmiştir musibetler. Elbette başka hikmetleri de var. Eşyanın zıddıyla tanınması, günahlara kefaret olması gibi.
Evet, elemin gidişi lezzeti doğurur, ıstırabın kalkması memnuniyete kapı açar, sıkıntının giderilmesi neşe verir ve insan ıstırabı nispetinde onun kalkmasından dolayı ferahlar, memnun olur. Bunlar bize ıstırabın, elemin, musibetin anlamını anlamamıza yardımcı unsurlar. Hatta diyebiliriz ki açlık ve susuzluk gibi fıtri hâller de bir nevi eziyettir ve nimetin farkındalığı için şarttır. Tüm bunlar menfiliklerin varlığının hikmetleri olup o menfilikleri müspete dönüştürürler.
İkinci bir husus Allah’ın esmasının mahlûkatı ve hâllerini gerektirmesi durumudur. Merhamet, muhtaçların varlığını gerektirir. Şafi ismi hastalıkları ister, cömertlik de ihsana muhtaç olanların varlığını gerektirir. İşte menfiliklerin yaratılışının bir hikmeti de bu. Açlık olmadan nimet fark edilmez, nimet fark edilmeden de Mün’im ve Rezzak olan Rab bilinmez.
Özetle musibetler ve menfilikler birer kamçıdır ve bizi Yaratıcı’nın rahmetine sevk eder. Bize O’nu bildirir, tanıttırır. Yaratıcı, ihsan etmekten ve merhametle mukabele etmekten kutsi bir telezzüz duyar ve kulların daimi olarak kendine yönelmesini ister. Yaratıcı’nın birçok hikmete binaen musibetleri yarattığını anlayabiliriz.
Peki ya ölüm?       
Tüm musibet kabilinden menfilikleri bize göre negatife dönüştüren hatta müspet olanları da daha beter menfiliklere dönüştüren ölüm niye var ve nasıl müspet bir yaratılış olarak takdim edilmekte? Ondaki negatifliği nasıl gidereceğiz? Yaratma fiili ile ölümü nasıl telif edip uyuşturacağız? Yan yana pek de hoş durmuyorlar gibi.
Şimdi hayatınızdan ölümü çıkarın ve farz edin ki ölüm öldürülmüş ya da hiç var olmamış olsun. Madem ölüm yaratıktır ve pozitif bir varlıktır, ölümün yokluğu hayatımıza nasıl bir eksiklik getirecek. Ölümün hayattan çıkması hayatımızdan neyi alıp götürecek. Eğer bunu anlayabilirsek ne kattığını da anlayabiliriz.
Hikmet açısından birçok şeyi sayabiliriz. Yaşlıların çektiği eziyetten tutun duygusal açıdan yaşayacağımız elemlere kadar birçok sebep sayabiliriz. Ama Yaratıcı’nın esmasına bakan yönüyle ne gibi bir eksiklik yaşarız sorusu en doğru yaklaşım olacaktır. Zira yaratılışın nihai gayesi Yaratıcı’ya bakar. Biz Yaratıcı’ya ihtiyacımız nispetinde; acımız, elemimiz nispetinde müracaat eder, O’na şükrederiz, yöneliriz. Ancak ebedî ve sonsuz bir yönelişin olabilmesi için ebedî ve sonsuz bir ıstırabın var olması gerekir.
Yaratıcı’nın bekası ve sonsuzluğu ancak ölümün eliyle bize sunulur. Zira ölüm bize ebedî yokluğu hatırlatır hatta hissettirir. Kendimizin ve sevdiklerimizin ebedî helakini ruhumuza fısıldar. Böylece daimî ve baki bir kaynağa bizi sevk eder. O’na karşı daimî ve sürekli yönelişin kapısını açar. Baki bir Yaratıcı’ya olan ihtiyacımızı görmemizi sağlar ve bizi ebedî minnettar kalacağımız bir yola sürükler. Huzur-ı daiminin kapısını aralar. Her an kendimizin, sevdiklerimizin ve sahip olduklarımızın yitebiliyor oluşu onları bizim için sigortalayacak bir dayanağa bizi yöneltir ve daimî ona yakarışımızı temin eder.
Nasıl küçük bir baş ağrısı için Yaratıcı’ya pek yönelmeyiz fakat dehşetli hastalık karşısında O’na yönelişimiz şiddetlenerek artar. Musibetimizin şiddeti nispetinde yönelişimiz şiddetlenir ve artar. Eğer ölüm yoksa bu yöneliş daimî olmaz. Ölüm, özellikle zamanı belli olmayan ölüm, her an O’na ilticaya ihtiyaç hissettirir. Yaratıcı’yla her an beraber olma arzusu uyandırır, huzura davet eder. Bu da kulluğun ve yaratılışın nihai hedeflerinden biridir.
Evet, iyi ki ölüm var ve biz bekayı ve baki olanı onun sayesinde istiyor ve arzu ediyoruz. O yüzden ölümü sık sık zikretmeliyiz ta ki ebedî helaketten kurtulup baki olana kavuşalım.
Ölümle sonsuzun farkında oluyoruz ve baki lezzetin eşiğine çıkıyoruz. İnsandaki sonsuzu isteme arzusu ölümle ortaya çıkar ve bakiye yöneliş ölüm sayesinde olur. Cennetin ebedî lezzeti, ebedî yokluğu çağştıran ölümün elinde sunulur bize. Ölüm gelmeden ölümsüzlüğü koklarız. Ne hoş bir kokudur o ve ölümü anmak o hoş kokunun güzelliğini arttıran bir iksir olur. Dünyevi olanı açılaştırırken uhrevi ve baki olanı tatlılaştırır. İnsanı cesedin şehvetinden uzaklaştırırken ruhun ve kalbin arzusuna ulaştırır. O hâlde ölümü sevelim zira o tabaktan ebediyet meyvesini tadıyoruz. Baki olanın baki ayinesi oluyoruz.
Son sözümüz yine bir dua olsun:
Allah’ım! Ölümün hakikatini anlayıp zevk etmeden canımızı alma. Bizi, ölmeden önce -bütün sahiplik iddialarımızı terk ederek- ölen ve her şey ile Sana yönelen kullarından eyle. Senin baki esmana baki ayinedarlıkla bizi şereflendir.  Âmin!
Abdurreşid Şahin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder