20 Temmuz 2012 Cuma


DÜNYADAN İMANLA ÇIKMAK

Kur’an’ın mucizevî özelliğinden biri de onun bütün zamanlara hükmetmesidir. Yani Kur’an, kelam-ı ezelî olması hasebiyle her zamanda her insanın her ihtiyacına bakar, cevap verir. Tabir-i diğerle Kur’an benim bütün zamanlarda bütün ihtiyacıma bakar. Hatta Kur’an’ın her ayeti ve belki her kelimesinde bu hususiyet var, diyebiliriz. Her ayet doğrudan doğruya beni muhatap alır ve benimle konuşur, Rabbim kelamını kalbime fısıldar. Kur’an’ın bu hususiyeti onun ezelî ve zamanlar üstü mahiyetinden ileri gelir. Kur’an’da bu hususiyet olduğu gibi ahlakı Kur’an olan ve hatta “yürüyen Kur’an olan Muhammed asm.’ın sözlerinde ve dualarında da bu hususiyet var, diyebiliriz. Yaratıcı’yla konuşması hasebiyle ve O’ndan vahiy alması dolaysıyla her fiili ve her kavli Yaratıcı’nın onayından geçmiş olan ve miraçta zamanlar üstü seyahatle gayb-aşina bir bakış kendisine ihsan edilen bir nebinin sözlerinde de aynı hususiyetlerin bulunması gerekir.

Bu anlamda bir peygamber (Mecmuat-ülAhzap’ta Hz. Âdem’induası olarak Resulullah rivayet etmiş.) duası olarak rivayet edilen ve “ceddidüimanekümbilailahe illallah” hadisinin tercümanı mahiyetinde algıladığım ve de tahiyyatın sonunda namazdan çıkarken okunması tavsiye edilen “Rabbena la tuhricnamineddunya ila ma şehadeti vel iman” sözü üzerinde tefekkür ederken kalbime ve fikrime ihsan edilen manaları sizinle paylaşmak istiyorum.

Bir namaz sonrası kendi kedime, neden bu duanın namazdan sonra okunması tavsiye edilmiş, diye düşündüm. İfade mealen “Rabbim beni dünyadan iman ve şahadetsiz çıkarma.” anlamına gelmektedir.Kendimce dünyadan çıkmakla namazdan çıkmak arasında bağlantı kurmaya çalıştım. Bu bağlantıyı düşünürken Risale’deki yukarda ifade edilen hadisin izahı geldi. Her an tecdit anlamındaki“İmanınızı lailaheillallahla tecdit ediniz.” emrini düşündüm. Her an yaratılan her an farklı ayetin muhatabı olan maddi vücudumun bütünlüğünü ve devamına vesile olan ruhumun imanla yeniden yeniye tanışıp marifetullah merdivenini tırmanışını yani kalbin amelini sürekli yenileyişini düşündüm ve aklıma ve kalbime bir takım manalar ihsan edildi. Aklım tasdik etti kalbim mutmain oldu.

İnsanın cennetten çıkarılışının bir anlamı da içinde yaratılmış olduğu cenneti ve her yönüyle donatılmış olduğu ilahî isimleri fark etmek ve onlara şahitlik etmektir, diyebiliriz. Yani şiddet-i zuhurundan tesettür etmiş olan hadsiz esma ve sıfatla mücehhez olan azamet-i ilahiyeyi perdeler ardından müşahede etmek, zıtlıkların içinde fark etmek için dünyaya inmektir. Dünyadaki vazifeniz Yaratıcımızı tanıyıp iman etmek ve O’nun hadsiz esmasına şahitlik etmektir. İman ve şahadettir. Dünyaya bunlar için gönderilen insanın bunları elde ederek çıkması insaniyetinin gereğidir. O yüzden bu dua vazifemizi yapıp dünyadan ayrılalım, manasında bir taleptir. Hayatımızı anlamlandıran bir taleptir. Peki bu dua sadece ölüm anıyla mı sınırlı kalmalı? Her an tecdit eden ve yeniden yaratılan, her an hayat ve memata daimi maruz kalan mevcudiyetimize bakan yönü yok mu?

Namazın sonunda okunuyor oluşu benim kalbime “mutlaka olmalı” dedirtti. Ben de o hissin izini sürdüm. Cennette yaratılan ve cennet için yaratılan ruh, her an ceset vasıtasıyla dünya ile temastadır. Gözle, kulakla, koklama duyusuyla, teniyle, bedeniyle, kalbiyle,sırrıyla; acısında, eleminde, sevincinde, lezzetinde, tefekküründe, tezekküründe; gülmesinde, ağlamasında,sükûnunda, sukutunda, hareketinde, hissiyatında sürekli dünya ile temas içinde olan insan ruhunun bu hakikatle münasebeti daimi olmalıdır. Nasıl her şey kendi Rabbini ve Halıkını bize tanıtıyor ve Yaratıcı bizden bunlar için tanıttığı esmasını görmemizi ve tanımamızı istiyor.Zira onun için yaratmış.O zaman bizim de her temasta orada tezahür eden esmayı görüp tasdik etmemiz ve şahit olmamız gerekir. Bu anlamda bu duayı her anımıza bakan yönüyle edebiliriz.

“Rabbim! Bu yılımı içinde tezahür ettirdiğin esma, sıfat ve şuunatına iman ve şahadetle kapa. Rabbim, bu ayı benim hakkımda iman ve şahadetle bitirmeyi nasip et. Rabbim! Haftam sana iman ve şahadetle son bulsun. Bu günümden senin esmanın aklımla tanınması ve amele geçirilmesi suretiyle kalbimin tasdikiyle dünyadan ayrılmayı nasip et. Her çıkışım beni cennete ulaştırsın, cennetin tasdiki ile neticelensin. Yeni yeni muhatabiyetler, sana olan imanımı tazeleyen levhalara dönüşsün.” diyebiliriz.

Evet, maden iman ve şahadet olmadan cennete ulaşılmaz, o hâlde her temas bu imanı iktiza eder ve her ilişki şahadetin konusu olur.
Gözüm gülün zahirine dokunduğu an kalbim ve ruhum onun güzelliğine meftun olur. O güzelliği kalbime tanış kılanı tanımak ve şahadet etmek için dünyaya gönderilen çiçek, Cemil olan Rabbini tanıttırmak suretiyle görevini ifa eder. Bana düşen aklımı, kalbimi ve bütün duygularımı kullanmak suretiyle o Cemil’e iman edip tüm duygularımla şahit olduğumun ikrarı olmalıdır.

Tadın taşıyıcısı olan nimet, dilime dokunurken yani dünyevî bir temas vuku bulurken midem, açlığın giderilmesine bizzat şahit olur. Aklım O’nu tefekkür eder, kalbim O’nun bekasına şahit olur ve O’nu bulmakla itminana ulaşır. Sırrım O’na olan iştiyakını ilan eder O’na kavuşmayı arzu eder.
Cesedim dünyadan çıkarken ruhum O’na uçar. İmanın ve şahadetin taşıyıcısı olarak cenneti zevk eder. Böylece insaniyetim tahakkuk eder. Yoksa her an, her olay, her ilişki abes olur. Ardında elemini takarak ruhuma, aklıma ve kalbime cehennem ağırlığında bir yük bırakır. İnsaniyetim anlık vücutların ve ebedî ıstırapların taşıyıcısı bir esfele dönüşür.

Evet, bu anlamda dünya ile her temas, iman ve şahadeti iktiza eder. Günlük yaşayışın bir özeti olan ibadetin sonunda bu duayı yapmak o zaman çok daha anlamlı olur. Hatta namazın kendisi de zahirî cihetle dünyevîdir, yani hareket ve fiil itibariyle. Onu namaz yapan ve müminin miraca çıkmasını sağlayan bir binek olmasını netice veren iman ve şahadettir. Namaz, dünyadan çıkışların bir mecmuasıdır. Gün boyunca yada iki namaz arasında vuku bulan çıkışlarda yapılan iman ve şahadetin cem olup Rabbe takdim edilmesidir. Ölümle biten hayat da hayatın genelinde yapılan iman ve şahadet ameliyesinin Rabbe takdimi manasında bir ibadettir. Rabbim tüm namazlarımızdan ve dünya ile ilişkilerimizden iman ve şahadet ile çıkmayı bize nasip ve müyesser eylesin.

Bu manalar o kelimat-ı tayyibenin sık sık zikri ve tekrarı ile akla ve kalbe ilham edildi. Ve ben bu tefekkürün nihayetinde Kur’anî ve nebevî kelimatın mübarekiyetine ve zamanlar üstü bir mahiyet ihtiva ettiğine bir kez daha bizzat iman ve şahadet ettim. Rabbime dünya ile temasım adedince şükrettim.
Son sözüm:
Elhamdulillah ala külli hal sivelküfriveddalal. Her anım ve zerrelerim ve de onların bileşiminden hâsıl edilen mevcudiyetler adedince Rabbime hamdederim.

Rabbim! Bizi imansız ve şahadetsiz dünyadan ayırma. Âmin!

Abdurreşid şahin.

3 Temmuz 2012 Salı


DİNLE  EY NEFSİM!
Gel, bugün sana anladığın dilden konuşmaya çalışacağım.
Ey nefsim!
Yemeğe çağrıldığında heyecanla ve ne yiyeceğini merak ederek gidiyorsun. Sofranın başına geçtiğinde iştahla, hiç zaman endişesi taşımadan aheste aheste yiyorsun. Hatta yemek biraz gecikecek olursa homurdanıyor, şikâyete başlıyorsun. Yemeğin veya yemek saatin azıcık ertelense tahammül bile edemiyorsun.
Ama aynı hassasiyeti namazında göstermiyor, ona da aynı iştiyakı duymuyorsun. Kalbinin gıdasını alırken heyecanlanmadan bir an önce huzurdan kaçma çabası içinde öylesine geçiştiriyorsun. Neden namazı geciktirmek seni rahatsız etmiyor. Sen O’ndan gelen nimetin gecikmesine şekva ededururken O’nu bekletmeyi nasıl kendine reva görüyorsun. Midenin beklemesine tahammülün yok ama ruhunun beklemesi seni pek üzmüyor nedense.
Ey nefsim!
Sorumluluk verdiğin kişilerin sorumluluklarını baştan savmalarına tahammül edemiyor, onları azarlıyorsun. Peki, sen ibadetlerini neden üstün körü, görev savma kabilinden yapıyor, onlara gereken önemi vermiyorsun?
Ey nefsim!
Bir iş görüşmesi öncesi görüşeceğin kişiyle neler söyleyeceğinin provasını önceden defalarca yapıyorsun. Nefsine pirim verecek bir sevgili ya da meşhur biriyle görüşmeden önce görüşme anını defalarca hayalinde canlandırıyor, heyecanla görüşme anını bekliyorsun. Acaba kâinatın Yaratıcısı, tüm sevdiklerini sana ihsan eden Rabbin onlardan daha mı az ehemmiyetli de O’nun randevusunu iştiyakla beklemiyor, O’nun huzurunda O’na ne söylediğinin farkında bile olmadan huzurundan ayrılıyorsun? Bir kişi, çocuğu ya da öğrencisi onu dinlemedi diye öfkelenir de kendi dili aracılığıyla ona konuşan sonsuz merhametli Rabbinin ne dediğini bilmeden ve onun huzurunda ondan gafil olarak ayrılırsa bu kişinin hâli ne kadar hazin olur bil ve ayıl.
Ey nefsim!
Üç öğün yetmezmiş gibi boş bulunduğun anlarda defalarca onu bunu atıştırıp yiyip içmeye devam edersin. Peki, neden aynı hassasiyeti kalb ve ruhunun ihtiyacı için göstermezsin? İbadetini hayatın tamamına yaymak yerine belli başlı amallere haps edersin. Hâlbuki midenin ihtiyacı olan bir dirhem yemek ve bir bardak su için ihtiyacının çok fevkinde ona yüklenirken baki nimetlere ihtiyaç duyan ruhunu ve her an doyurulmaya muhtaç olan kalbini neden ihmal edersin? Ebedî yolculuğunda onları aç-bîilaç bırakmakla hangi akıla hizmet edersin?
Ey nefsim!
Elbisenin üzerinde küçük bir pisliği kabul etmez, derhal yıkanması için çıkarırsın ya da temizlersin. Yemeğe düşen bir kıldan bile kıl kaparsın. Arabanda küçük bir çiziğe bile razı olmazsın. Hele hele yüzünde ve bedeninde bir çirkinliğe; kötü görüntüye asla tahammül etmezsin. Peki, hâlâ neden günahla kalbini kirletir, ruhuna eziyet edersin. Fani olanda gösterdiğin hassasiyeti bekaya açılan ve bakinin aynası olan kalbin için neden göstermezsin? Gelip geçici bir bez parçasına yapışan kirden kurtulmaya çalışıp da ebedî saadete müşteri kalbine ve baki ruhuna günahla niçin eziyet edersin? Aklını başına al, kalbini ve ruhunu ebedî azapta bırakacak günaha bulaşma. Bulaşırsan da Rabbin dergâhında pişmanlık suyu ile gözyaşı dökerek temizlenmeyi bekle. Tövbe et. O’na yönel. Kalbini ve ruhunu kirletmemeye azmet.

Ey nefis!
Iztırap içinde inleyen bedenin sesine kulak verip doktora koşuyor, doktora teslim olup onun reçetelerini kayıtsız şartsız uyguluyorsun. Fani bedenin geçici rahatsızlığı için böyle bir itaati gösteriyor da neden baki ve ebedi ruhunun, ebediyete müştak kalbinin ıztırabından kurtulmak için Rabbinin huzuruna koşup nefsini O’na teslim edip Resulüyle gönderdiği reçetelere uymuyorsun? Şifada tesiri olmayan bir sebebe bu derece sarılan insanın hakiki tesir sahibi ve tüm dertlerin ilacını elinde tutan Rabbine sarılmaması ne tuhaf…
Ey nefis!
Sıradan bir insanın sıradan küçük bir iltifatı seni memnun ediyor, gün boyu aklından çıkmıyor. Hatta o kişiye o iltifattan dolayı belki günler, aylar boyu minnet duyuyorsun. Bir âmirin, bir büyüğün senden hoşnut olup razı olması seni mutluluklara gark ediyor, memnun ediyor. Hâlbuki o kişi daha sonra seni kırıp incitebilirken, neden sen ey nefis semavi seda ile gelen “Ey itminana ulaşmış nefis! Sen O’ndan razı O senden razı olacak surette Rabbine dön.” iltifatına kulak verip O’na yönelmiyor, O’nu razı etmeye çalışmıyorsun.
Ey benin merhametli Rabbim!
Ben nefsimin sana isyanından muztarip, günahlarımdan pişman, isyanlarımdan mahcup bir hâlde huzuruna geldim. Biliyorum, adaletinle hükmetsen helak olurum, zira her türlü azabı hak ettim. Senin sonsuz rahmetine bigâne kalmam bile bu azabı iktiza eder ki hadsiz günahım, hadsiz azabı iktiza eder. Hatta tek bir günah bile hadsiz azabı iktiza edebilir. Mahiyetçe hadsiz, sayıca sayılmayacak kadar çok günahlarımı itiraf ediyorum. Nefsimi sana şekva ediyorum çünkü beni bu itiraftan alıkoymaya çalışıyor. Senin takdisin için verilmiş bazı duyguları kendi takdisi ve hatadan beri olduğu iddiası için kullanmakta. Bir firavun gibi, kusuru kendine almamakta. Ben de Üstadım gibi “Ey nefsim, sana tabi değilim… sen dilediğine ibadet edebilirsin…” diyerek Sana yöneldim ve Senin dergâhına yüz sürdüm. Hadsiz günah ve hatiatımı itiraf ediyorum. Nefsimin kusurunu da kabul edip Senin rahmetine yine Senin müjdene binaen yöneliyorum. Evet, ben nefsime zulmedip onda israf ettim. Madem Sen kendine rahmeti şiar edinmiş ve bütün günahları- herhangi bir kayıt koymadan- affedeceğini vaat etmişsin… ben Senin rahmetini bize bildiren Aziz Elçinin (asm) ve rahmetinin en bariz ifadesi olan Kelamının hürmetine bağışlanma diliyorum.
Bu Beraat gecesini hakkımda ve tüm af dileyenlerin hakkında günahlardan beraatımıza vesile kıl. Biz beraatı hakk etmesek de madem senin rahmetin iktiza ediyor, biz de talep ediyor, af ve mağfiretini bekliyoruz. Senden ümidini kesmeyen bu aciz kullarını geri çevirme Rabbim!
Âmin!

Abdurreşid Şahin

ALLAH’I NASIL RAZI EDELİM!
                                               “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”
                                                                                                                                               Ayet meali
 NASIL MI RAZI EDELİM? Kendi yaptığımızdan razı olarak. Ne demek yani, kendi yaptığımızdan razı olursak Allah ta bizden razı olur mu demek istiyorsun, diyebilirsiniz. Ben de evet, bence bu rızanın ilk basamağıdır derim. Bunu bir örnekle açıklayayım: Babanız bir ayakkabı almak için size kaliteli bir ayakkabı alacak kadar bir para vermiş olsun. Siz parayı aldınız ve ayakkabıcıya gittiniz. Görünüşüne, rengine ve modeline ve hatta markasına aldandığınız bir ayakkabıyı denemeden almak istediniz. Satıcı da hakiki deri ve orijinal diye sizi ikna etti. Siz inanarak eve gelip giydiğinizde ayakkabının sıktığını fark ettiniz. Zamanla açılır diyerek giyindiniz. Akşam eve dönünce bembeyaz çorabınızın renklendiğini gördünüz. Biraz pişmanlık hissetmeye başladınız , acaba kazıklandım mı diye şüphelenmeye başladınız. Ama ona da bahane bularak, olsun ben de renkli çorapla giyerim dediniz ve ertesi sabah giymeye devam ettiniz. O gün yağmur yağdı ve sizi yolda yakaladı. Ayakkabınız ıslandı ve bir müddet sonra su aldığını hissettiniz. Eve geldiğinizde ayakkabının açılmış olduğunu fark ettiniz. Ne hissedersiniz. “çakmaymış”… dersiniz değil mi? Meğer 150 liraya 15 liralık çakma bir ayakkabı almışsınız. Şimdi soruyorum size yaptığınız alışverişten siz razı oldunuz mu? Hayır. Peki babanızın razı olacağını düşünüyor musunuz? Hayır. Babanız sizi memnun etmek için o parayı verdi ve siz yaptığınız alışverişten razı olmadınız. Nasıl babanızın razı olasını beklersiniz.
Aynen bu misalde olduğu gibi, Yaratıcımız bize hadsiz değerli duygular, duyular organlar hisler vs. vermiş. Bize bunlarla ebedi saadeti satın almamızı murat etmiş. Eğer biz yaptığımızdan kendimiz memnun kalmazsak vicdanımızı ikna edememişsek nasıl yaratıcımızın razı olmasını bekleriz. O bizim razı olmamız için hayatı , ömrü, ve sahip olduğumuz her şeyi verdi biz bunlardan saadet ve mutluluk devşirememişsek nasıl rabbimizin rızasını bekleyebiliriz. Biz kendimizden razı değiliz ve yaptığımızı beğenmiyoruz ki rabbimiz beğensin. O halde rabbimizi razı etmenin birinci merhalesi kendimizi yani vicdanımızı razı etmek.
Ayakkabıcı örneğine geri dönelim. Burada iki türlü tavır sergileyebiliriz. Ya alçak ayakkabıcı beni aldattı diyerek sorumluluktan kurtulup kendimizi aldatabiliriz. Ama bu züğürt tesellisinden ileri gitmez ve bizi sorumluluktan kurtarmaz. Vicdanımız ikna olmaz. Ya da kendi hatamızı anlayarak  sorumluğu üslenip, yeterince araştırmadan kalitesini test etmeden sorup soruşturmadan zahire aldandığımızı kabul ederiz. O zaman belki babamıza gider ve hatamızdan dolayı affedilmeyi umarız. (Bize düşen vazifeleri yaptıktan sonra, yine de aldatılmışsak o başka mesele vicdan ondan rahatsızlık duymaz. Ben görevimi yaptım diye teselli bulabilir. Bu durumda babanız size yeni ayakkabı parası verebilir.)
Şimdi örneği yeniden ele alalım. Babanız para vermiş ve siz parayı aldıktan sonra babanıza: babacığım ben ayakkabıdan anlamam, kaliteli kalitesiz; deri yada meşin; marka yada çakma anlamam ne yapayım dediniz ve babanız da size ayakkabıdan anlayan birin tavsiye etmiş olsun.  Sizin önünüzde yine iki alternatif var; ya tavsiyeye uyarsınız yada kafanıza göre takılırsınız. Burada kafanıza göre takılırsanız babanız bunu duyduğunda bundan hoşlanmayacağını bilirsiniz rahat etmezsiniz. Yani yine razı olmadınız ki babanız razı olsun. İkinci durumda babanızın tavsiye ettiği kişinin tavsiyesine uyarsanız her iki durumda da gölünüz rahat olur. Sorumluluktan kurtulmuş babanızı razı etmiş olursunuz.
İşte bu misalde olduğu gibi rabbimiz de bize bizden nasıl razı olacağını açıklamış ve bize bir resul göndererek bize eğer beni seviyor ve razı etmek istiyorsanız resulüme uyun ki ben de sizi sevip razi olayım. Ona ne kadar uyup uymadığımızda kriter yine vidan vicdanımızı razı etmişsek ona doğru şekilde uymuşuz demektir. Zaten insan bilmediğinin sorumlusu değildir.
 Misali şöyle devam ettirelim. Aslında parayı veren babanız. Dükkân da babanıza ait ve dükkân sahibi babanızın isteğine göre davranıyor. Tavsiye ettiği kişi de sizin ve babanızın hoşlanacağı şeyi öneriyor size.
Bu temsili hakikate uygulamak ta size kalsın, arife tarif gerekmez. Benden sadece ip uçları: başımıza gelen her şey, her hal her hareket ve bize muhatap edilen eş, dost, düşman herkes ve onların tavırları nerden geliyor? Eğer bunlardan şekva ediyorsak unutmayalım ki Allah’ın memurlarından şekva ediyoruz. Kâinattaki eserleriyle sonsuz hikmet ve rahmet sahibi olan Allah’tan geliyor her şey. O onları yaratmaya razı olmuş, peki ya biz onları kabule razı mıyız?
Allah’ım. Kalplerimizi iman ve Kuran nuruyla nurlandır.
Biz yalnız sana muhtacız. Mutlak acz ve fakrımızı fark ettirmek suretiyle bizi zengin kıl. Zira zenginliğimiz sana duyduğumuz acz ve ihtiyaca baktığını anladık.  Bizi senden müstağni olduğumuz zannıyla hakiki fakre düşürme. Bizi kendi havl ve kuvvetimizden beri kılıp senin havl ve kudretine tabi olan kullarından eyle. Âmin.
Abdurreşid şahin.

26 Haziran 2012 Salı


                              Duygular çarpışırsa  
Sayılar vardır, pozitif ve negatif. Çarpar, böler, toplar ve çıkartırız onları. Derken sonuçlara ulaşırız, negatif ya da pozitif. Tıpkı birbirleriyle çarpışan, bölünen, artan ve eksilen duygularımız, hislerimiz, tavırlarımız, hallerimiz gibi. Evet onların neticesinde müspet veya menfi karşılıklar görürüz. Bunların çarpışması neticesinde dünyamız müspet ya da menfi tesirler alır. Âlemde huzur melekleri yaratılır, ya da habis ruhlar sıkıntı, stres zülümat yayar dünyamıza. Âlemimiz nazarımıza göre şekillenir. Ya cennetin kokusunu taşır ya da cehennemin ateşini üfler ruhlarımıza. Tayyib kelimeler gibi yerine göre gösterilen doğru davranışlar tayyib ağaçlar misali âleme güzel kokular saçar. Tıpkı aksinde olduğu gibi habis kelimeler misali yanlış davranışlar da âleme kasavet veren necis kokulu ağaçlar gibi menfilikler yayar.
İnsan, fıtratı icabı müspet ve menfi duygularla donatılmış, müspet ve menfi tavırları ve davranışları netice veren hislerle mücehhez kılınmıştır. Sevebildiği, cesareti, merhameti, şecaati cömertliği olabildiği gibi; nefreti, kini, hıyaneti ve adaveti de vardır. Bunlardan azade kalması mümkün değildir. Müspeti ve menfisiyle kendisine takılmıştır. Peki yapılması gereken nedir? İnsan müspet ve menfi duygularını nasıl kullanmalı ki her halükarda sonuçları müspet çıksın ve cenneti haleti netice versin? Kendisine takılan bu duyguları nasıl kullanmalı ki doğru sonuçlara ulaşın?
                                 Pozitif x pozitif = pozitif
                                 Negatif x negatif = pozitif
                                 Pozitif x negatif = negatif
                                 Negatif x pozitif = negatif
       Duygular ve tavırlar tıpkı sayılar gibidir. Ve onların çalışma sistemi matematikteki gibidir. Her ne kadar matematikteki kesinliğe sahip olmasa bile işleyiş tarzı aynıdır. Bildiğimiz gibi matematikte pozitif ve negatif kavramları vardır. Ve bunlarla ilgili kurallar vardır. Mesela pozitifin pozitifle çarpımında sonuç pozitiftir. Aynı şekilde negatifi negatifle çarparsak sonuç yine pozitif olacaktır. Bunun yanında zıt olanların çarpımında sonuç negatif olacaktır. Negatifle pozitifin ya da pozitifle negatifin çarpımı aynı neticeyi verir: Negatif. İşte insan duyguları hisleri ve hallerinde durum bu tarzda işler. İnsanda bahsettiğimiz gibi müspet duygular ve hisler olduğu gibi menfi olanları da vardır. Aynı tarzda insanın dışındaki âlemde ve insanlarda da benzer menfilikler ve müspet durumlar vardır. Ben  bu duyguları,   halleri ve âlemdeki menfi ve müspet durumları ademî ve vucudî diye isimlendireceğim. Müspet olanları varlık cinsinden manasında vucudi, menfi olanları varlığın ya da güzelliğin, hayrın yokluğu manasında ademî -yokluk cinsinden- diye adlandıracağım.
İnsan iç dünyasında olanları âleme ve çevresindeki varlıklara salar, onları âlemdekilerle çarpıştırır ve neticesinde eline ya mutluluk ya da elem geçer. İnsandaki ademî ve vucudî duyguların âlemdekilerle çarpışması da tıpkı matematikteki gibi olur.
İsterseniz bir örnek üzerinden meramımızı anlatmaya çalışalım. Muhabbet insanda müspet bir duygudur. Modern  tabirle pozitif enerji yayar. Fakat her zaman müspet neticeler vermez. Bu duygumuzu doğru yerde kullanırsak doğru netice alırız. Mesela âlemdeki güzelliklere yöneltirsek bu duygumuzu neticesinde huzur ve saadet meyvesini devşiririz. Ama eğer çirkinliklere yalana dolana yöneltirsek neticede bize sıkıntı ve ızdırap olarak döner. Nasıl mı?
Mesela muhabbetinizi Allah’ın yarattığı bir varlık olan insana ve insandaki güzel hasletlere yöneltirseniz neticesinde müspet bir yansıma alır huzurlu olursunuz. Ama eğer muhabbetinizi o kişinin yalan tavırlarına menfiliklerine yöneltirseniz karşılığında o muhabbetin aksiyle sıkıntı ve hayal kırıklığıyla karşılaşırsınız. Burada bir kişinin kendine ait olmayan aslında Rabbinin ona takmış olduğu güzelliklere sahiplenmesi onun menfi tavırlarındandır. Biz kişinin bu yalanına muhabbet beslersek sonuçta hüsranla karşılaşırız. Görüldüğü gibi müspet olan bir duygu hem menfi hem müspet iki netice verebiliyor. Burada aynı zamanda kişiyle yalan tavırlarını ayırdığımız için, acaba yanlış mı yapıyorum ikileminden de kurtuluruz. “Allah’ın yarattığı vucudî bir varlık olarak kişiyi seviyorum ama onun menfi ve yalan tavırlarını sevmiyorum.” demek suretiyle muhabbetimizi dengeli kullanmış ikilemde kalmaktan kurtulmuş oluruz.
Bunun gibi menfi olan bir duyguda menfi ve müspet neticeler verebilir. Bu sefer bizdeki düşmanlık duygusunu seçecek olursak. Bu duygumuzu varlık cinsinden olan kişiye ya da ona takılmış olan güzel hasletlere yöneltirsek neticesinde doğru bir çarpıştırma yapmadığımız için menfiliklerle muhatap oluruz. Hem karşımızdakine hem de kendimize zarar vermiş oluruz. Ama eğer bu duygumuzu kişiyle menfiliklerini ayırmak suretiyle kişinin menfi tavırlarına ve yalanlarına yöneltirsek karşı taraf anlamasa da en azından biz rahatsız olmayız.
İnsan- insan ilişkilerinde durum bu şekilde olduğu gibi insan âlem ilişkilerinde de sistem benzer tarzda çalışır. İç dünyamızdaki tavırlar âlem aynasından aynen bize yansır. Ona ne verirsek onunla karşılık görürüz. Âleme muhabbet eken muhabbet biçer, adavet eken adavet biçer. Âlemdeki varlık cinsinden olan vucudi şeylere muhabbetimizi yokluk cinsinden ademî olanlara ise adavet gibi menfi duygularımızı yöneltebiliriz. Aslında Rabbimiz bize “Ben kulumun zannı üzereyim.” derken de bunu ima ediyor diye düşünüyorum. Zira  âlem hakkındaki zannımız onun yaratıcısı olan rabbimize olan zannımızın bir tezahürüdür. En nihayette yapmamız gereken Rabbimizin yarattığı mevcuda -ki onlar ya bizzat ya da neticeleri itibariyle  güzeldirler- müsbet yaklaşarak hüsnü zanla bakmalı, menfi duygularımızı da bizi eşyadaki müsbet yönleri görmemize engel olan ademî hallere ya da Rabbimizle irtibatı kesmeye sebep olan ademî durumlara ya da şeylere yöneltmeliyiz ki neticesinde saadet çıksın.
                               Muhabbet(e) x muhabbet = saadet
                               Adavet(e) x adavet = saadet
                               Adavet(e) x muhabbet = hasaret
                                Muhabbet(e) x adavet = hasaret
                                Mütekebbire tekebbür sadakadır. (İmam Şafii)
Bediüzzaman, Münazarat adlı eserinde kişiyi tavırlarından ayırmak gerektiğini vurgulayarak, her müminin bütün halleri müminane olmadığı gibi her kafirin de bütün hallerinin kafirane olmadığını söyler. Neticede, ehl-i kitaptan haremin olsa elbette seveceksin, diyerek kişiyle inancını nasıl ayırt edeceğimizi örneklemiştir.
Burada haklı olarak “İyi de biz hangi duygumuzun menfi, hangisinin müsbet olduğuna  nasıl karar vereceğiz, bazen karışıyor.” derseniz; ben bu problemi kendimce şöyle aştım: Ne ki cennette var, müspettir. Dolaysıyla cennette var olduğunu düşündüğümüz her duygu müsbet, olmadığını düşündüğümüz şey ise menfidir. Ayrıca nasıl fıkıhta helaller belli, haramlar bellidir ve arada şüpheliler vardır ve bunlardan kaçınılmalıdır. Bunun gibi biz de emin olduklarımızı uygulasak,  emin olmadığımız durumlarda da sessiz kalsak daha hayırlı olur diye düşünüyorum. Yine de karışık durumlar için bir çözüm istersek ben kendi içimde şöyle bir çözüm buldum: Mesela eleştiri iki ucu keskin bir duygudur, menfi ya da müsbet yönleri var. Bu durumda mesela bir yakınımızın, arkadaşımızın yanlışını düzeltmek maksadıyla ona eleştiri yönelteceksek vicdanımıza soralım. Eğer o kişiye karşı kızgınlığımız bizi eleştiriye sevk ediyorsa susalım ya da kişiye karşı bir kızgınlık hissediyorsak, ama eleştiri sonucunda o kişi ile ilişkimizin bozulacağınızı düşünüyor ve bunu istemiyorsak ve de eleştiriden kaçıyorsak bu durumda sırf karşımızdakini düşündüğümüz için onu ikaz etmemiz- ki bu durumda hissiyatımız karışmadığı için mümkün olduğu kadar nazik olacağızdır- onun hayrına olacaktır.
Her durumda insanın Rabbine yönelerek aczini izhar edip ona sığınması gerekir. Kendine  güvenmeden rabbinin kalbine ve vicdanına ilham ettiğini yapmalı neticeyi ondan bilmelidir. Sorumluluk açısından ise neticeyi hayır görürse allahtan bilmeli şer görürse kendini suçlamalı. Zira denklemi yanlış kurmuş demektir. Bizde öyle yapıp   Rasulullah’ın dilinden düşürmediği bir duanın manasıyla bitirelim sözümüzü:
Allah’ım bizi hakkı hak bilip ona uyma nimetiyle ve batılı batıl bilip ondan kaçınma nimetiyle rızıklandır. Âmin.
Abdurreşid Şahin

22 Haziran 2012 Cuma


BEDİÜZZAMAN’IN TERBİYESİNDE KUR’AN'IN TEVİLİ, TERCÜMELER KUR’AN’I NE KADAR YANSITIYOR?

Bediüzzaman, yazdığı Risaleler’in başına neden hep Kur’an’dan bir veya birkaç ayet koyarak başlıyor?Bunun hikmeti ve vermek istediği mesaj ne olabilir, diye düşünürken aklıma temelde üç hikmet geldi.
O hikmetlerden birincisini kaynağa yapılan gönderme olarak adlandırabiliriz. Said Nursi “Ben bu hakikatleri Kur’an’dan devşirdim. Özellikle de bahsin başına koymuş olduğum ayet yada ayetlerin irşadıyla bu hakikatlere ulaştım.” demek istiyor. O, bir sualini ve derdini Kur’an’a tevcih etmiş ve Allah’ın inayetiyle Kur’an onun ihtiyacına ve sualine cevap vermiş. Bize de “Dert benim, derman Kur’an’ındır.” diyerek derdimize Kur’an’dan medet bulabileceğimizi müjdelemiştir.
İkinci hikmet de maksada bakıyor. Bu anlamda tüm Risaleleri Kur’an’ın anlaşılma çabası olarak algılayabiliriz. Bediüzzaman’ın bu şekilde yapmak istediği, bizleri Kuran’la tanıştırmak ve Rabbin Kelamına muhatap edebilmeyi sağlamak olarak görebiliriz. O bize Kur’an’ın nasıl anlaşılması gerektiğini öğretiyor. Bu anlamda ontolojiyi yeniden inşa ederek makasıd-ı Kur’an eksenli Kur’an ve kainat okuması yaparak bizleri de bu metodoloji ile tanıştırmaya çalışıyor.
İnsanın bu âleme Rabbini tanımak,tevhid etmek, Risaletin terbiyesinde haşre ve bekaya uzanan bir hayat inşa etmek ve bu sayede ubudiyeti ve insanın yaratılışına uygun adaleti temin etmek için gönderildiğini ders veren bir Kur’an anlayışı inşa ediyor.
İkinci hikmete ilave ve mütemmim olarak üçüncü bir hikmeti de Kuran’ın yeniden tevili olarak adlandırabiliriz. Bahislerin başına Üstad’ın Kur’an’ı koymasıyla birlikte yapmış olduğu izahlarında ve tefsirlerinde zamanla anlamları kaybolmuş, çağın ve o çağda yada çağlarda hakim olan cereyanların etkisiyle anlam kaymasına ya da sapmasına uğramış, asıl maksadını perdeler hâle gelmiş Kur’ani terminolojiyi yeniden inşa cabası içinde olduğunu anlayabiliriz.   
Bediüzzaman yaygın tefsirlerden farklı olarak Kur’an’ı baştan başlayıp devam ederek tefsir etmek yerine özellikle Yeni Said döneminde gerek kendi ihtiyacına binaen gerekse dostlarının ve toplumun ihtiyacına bakan yönleriyle ayetlere müracaat etmiş ve Kur’an’dan Allah’ın ilhamıyla kalbine, aklına ihsan edilen manaları tefsir suretinde beyan etmiştir. Özelde kendi ihtiyacına ve genelde insanların ihtiyaçlarına yada suallerine bakan yönüyle herhangi bir sıra takip etmeden Kur’an’ı tevil ya da tefsir etmiştir. Bir sıra takip etmediği gibi bazen farklı surelerdeki ayetleri yan yana getirerek hatta bazen ayetin tamamını bile almadan, izah edeceği hakikate bakan veçhesiyle tefsir etmiştir. Bu suretle bize “Kur’an’ı Kur’an’la açıklama” yöntemi de sunmuştur. Yani kalbine gelen bir soru ile alakalı hakikate odaklanmış, o hakikati Kur’an’ın değişik ayetlerinden ders almış ve aldığı dersleri de Risale suretinde muhtaçların ihtiyacına sunmuştur, diyebiliriz.
Bu makalede üstadın bir ayeti nasıl tefsir ettiğini ve Kur’ani kavramları nasıl tevil edip güncellediğinin örneklerini vermeye çalışacağım. Bunu yaparken diğer tefsir ve meallerden örnekler vermek suretiyle Risalelerin Kur’an’a bakıştaki perspektifini ve bu açıdan zamanımız insanına sunduğu farklı yaklaşımı inşaallah açıklamaya çalışacağım.
Bu çalışma için örnek metin olarak 18. Söz’ün başındaki ayeti ve onun izahı olan o sözü seçtim.
Bahsi geçen ayet, Al-i İmran 188. ayettir. Ayetin meali, Risale baskılarınınbazılarında (sözlük, ansiklopedik bilgi, mealler, açıklamalar vs. şeklinde sonradan eklemeler), bazı yayınevi mensuplarınca asıl Risale metinlerinde olmadığı hâlde koyulmuştur. Bu cümleyi eleştiri maksadıyla söylemiyorum zaten bu yazının sonunda tercüme hususundaki ve özellikle de Risalelere konan meal yada tercümeler hakkındaki düşüncelerim açıkça ortaya koyulacaktır.
Üstad 18. Sözün birinci noktası boyunca özelde ayetin ilk kısmını genelde de tamamını izah etmektedir.
Öncelikle sonradan eklenen ve dipnot olarak verilen Al-i İmran 188’in tercümelerinden bir ikisini aktarayım:
“Yaptıkları kötülüklere sevinen ve yapmadıkları hayırla övünmekten hoşlanan kimseleri sakın azaptan kurtulurlar zannetme. Onlar için çok acı azap vardır.” 
    “Ettiklerine sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananları azaptan kurtulurlar sanma. Onlar için acı bir azap vardır.”
Ayrıca Diyanet’in ve diğer tercümelerden farklı anlamda olanlarından numune olarak birkaçını aktarayım.(Kasıtlı olarak kaynak göstermedim. Dileyen internetten “kıyaslamalı olarak Kur’an tefsirleri” başlığı altında bu tefsirlere ve kime ait olduğuna ulaşabilir.)

     “Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
      “Muhammed’in hak peygamber olduğunu gizleyerek, yalanlayarak, nifaklarıyla sevinen, İbrâhim dinine mensup olduklarını söyleyerek, hayata geçirmedikleri İbrâhim’in sünnetiyle övülmek isteyenlerin azaptan kurtulacaklarını sanma, evet sanma. Onlar için can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.”
    “Yaptıklarına ferahlanan, yapmadıkları şey ile övülmesini sevenlerin sakınazâbdan kurtulacaklarını sanma; sakın sanma, çünkü onlar için çok acıklı bir azâb vardır.”
    “O getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları ile de metholunmalarını arzu eden kimseleri sakın sanma, artık onları zannetme ki, onlar azabtan kurtulacakları bir yerde bulunacaklardır. Ve onlar için pek acıklı bir azab vardır.”
   “Sanma ki bu şekilde başardıklarıyla övünen ve yapmadıkları ile övülmekten hoşlananlar azaptan kurtulabilecekler. Onları (ahirette) şiddetli bir azap beklemektedir.”
   “Sanma ki verdikleriyle gururlanan ve yapmadıkları şeylerden ötürü övülmeyi sevenler, evet sanma ki onlar azaptan kurtulacak. Onlara acıklı bir azap var.”
Şimdi bir de bu ayetin tefsiri sadedinde söylenenlere muhataplar  açısından bakalım. Burada şunu vurgulamak isterim ki sebeb-i nuzul babında sahabelerden yapılan alıntıların hususi bir maksadının olduğunu vurgulayarak, burada yapılmak istenen -haşa o sahabilerin ve hatta tefsir edenlerin tenkidi değil o sahabe ve müfessirlerin sözlerinin o döneme mahsus ve hususi bir gayesi olduğunu vurgulamakla birlikte- Risalenin Kur’an’ı anlamada bize kazandırdığı perspektif ve bunun selefteki izlerini bulma çabasıdır. Hatta o zatların anlaşılmasında Risalenin anahtar bir rol oynadığının teyidi çabasıdır. Alıntılar en kapsamlı tefsirler olan Taberi ve Razi’den olacaktır.

Al-i İmran 188: O, yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övünmek isteyenleri sakın azaptan kurtulmuş zannetme. Sakın bunu sanma. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Ey Muhammed, senin Peygamberliğini insanlardan saklayarak, yaptıklarıyla sevinen ve kendileri Allah’a ibadet etmedikleri halde, insanların, kendilerini "itaatkâr kullar" diye övmelerinden memnun olan ehl-i kitabın, Allah’ın azabından kurtulacaklarını sakın zannetme. Böyle bir taliminde sakın bulunma. Onlar için âhirette can yakıcı bir azap vardır.
Müfessirler bu âyette zikredilen insanlardan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Ebu Said el-Hudri ve İbn-i Zeyd’e göre bu âyet-i kerime bazı münafıklar hakkında inmiştir. Resulullah, savaşa çıktığında, bunlar savaşa gitmeyip yerlerinde kalırlardı. Resulullah döndükten sora da ondan özür dilerler ve savaşmadıkları halde, insanların, özürlerini kabul ederek kendilerini övmelerini isterlerdi.
b- Diğer bir kısım müfessirler ise bu âyet-i kerimenin, Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemişler ancak, Yahudilerin, hangi ameli işleyenleri hakkında nazil olduğu hususunda farklı izahlarda bulunmuşlardır.
aa- Said b. Cübeyr ve İkrime’ye göre bu âyet-i kerime, Finhas ve Eşya' gibi, insanları saptırmakla sevinen ve aynı zamanda insanların kendilerini, âlim olarak övmelerini isteyen Yahudi Hahamları hakkında nazil olmuştur.
bb- Dehhak, Süddi ve Abdullah b. Abbas’tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Resulullah’ı yalanlamada ittifak içinde olmaktan dolayı sevinen, aynı zamanda insanların, kendilerine "Namaz kılanlar, oruç tutanlar" diyerek övmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
cc- Mücahide göre ise bu âyet-i kerime Allanın, kendilerine verdiği Tevrat’ı değiştirmekten dolayı sevinen ve insanların bu değiştirmeden dolayı kendilerini Övmesini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
dd- Said b. Cübeyr’e göre bu âyet-i kerime, Allah’ın İbrahim (a.s.)ın ailesine verdiği üstünlüklerle sevinen ve bunların gereğini yapmadıkları hâlde insanların kendilerini övmesini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
ee- Abdullah b. Abbas’a göre bu âyet, Resulullah’ın, kendilerine bir şey sorması üzerine onu gizleyen, bu gizlemelerinden dolayı da sevinen ve aynı zamanda Resulullah’a verdikleri yanlış cevap ile de Resulullah ve müminler tarafından övülmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resulullah, Yahudileri çağırdı ve onlara bir şey sordu. Onlar, sorduğu şeye doğru cevap vermeyip gerçeği gizlediler ve başka bir cevap verdiler. Resulullah’ın yanından ayrılırken de, soruya doğru cevap vermiş gibi görünerek ayrıldılar ve bundan dolayı takdir edilmelerini istediler. Ayrıca doğru cevap vermemelerinden dolayı da sevindiler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.  [339]
ff- Katade’ye göre ise bu âyet-i kerime, Hayber Yahudileri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Resulullah’a gelmişler, sapıklıklarına bağlı oldukları halde, Resulullah’a tabi imişler gibi görünmüşler ve gerçekte iman etmedikleri halde Resulullah’ın kendilerini övmesini istemişlerdir. İşteâyet-i kerime bunları ifade etmektedir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, bu âyet-i kerimenin bundan önceki âyette belirtilen ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söyleyen görüştür.  [340] (Taberi)
Razi’de muhataplara ek olarak  “Bu ayet, bir savaşa Hz. Peygamber s.a.v. ile birlikte çıkmayan ve savaşa katılmadıkları için sevinen bir gurup münafık hakkında nazil olmuştur… “ sözü nakledilmiştir. Razi’nin kanaati ise “ayeti yukardaki manaların – Yahudi, Nasara, ehl-i kitap ve münafık- hepsine birden” hamledilmesi gerektiğidir. Razi sözüne devam ederek “insanoğlunun uygunsuz bir fiil yapıp ondan dolayı sevinmesi…” ‘insanoğlu’  vurgusunu da yapmaktadır.
    Razi’nin ayeti tefsiri de meallerde verilen manayı içerir mahiyettedir. Ve özellikle “bima etav” terkibinin manası “bima faalu”,‘yaptıkları’ ve farklı olarak ‘verdikleri şeylere’ şeklinde yorumlanmış. Sadece bir yerde bir nakil var ki o da Üstad Bediüzzaman’ın yorumunun kaynağı mahiyetinde olduğundan çok önemlidir. İleride bu noktaya değinilecek.
    18. Söz’de bu ayetin muhatabı doğrudan doğruya insanın nefsidir. Üstad “Nefs-i Emareme Bir Sille-i Tedib” tabiriyle doğrudan kendi nefsini muhatap almış ve “emmare nefisler” taşıyıcısı bizlere dolaylı olarak seslenmiştir. Yani Üstad’a göre ayetin muhatabı nefs-iemmare taşıyan herkestir. Üstad bu ayetin nefsin mahiyet ve yaratılış gayesini ders verdiğini izah ediyor. Hadisin nakledildiği dönemde küfür ve iman, hak ve batıl tam olarak ayrıştığı ve Yahudi, Nasara ve nifak sıfatları mücessem bir hâlde kişilerde tezahür ettiği için o dönemde bu ayetin muhatabının belli bir kesime atfedilmesi gayet makul gözüküyor ama hakla batılın içiçe girdiği, sahabe ve tabiin sonrası dönemde ve özellikle ahirzamanda bu hadisi, sıfatlarından ayırarak kişileştirirsek çok ciddibir yanlışa kapı açmış oluruz. Ayeti sadece zahiri manasıyla anlayıp sadece Yahudi nesline ya da Nasara milletine yada bir kısım din düşmanı mülhidlere münhasır zanneder ve nefsimizin nifak kokan tavırlarını Yahudice benciliğini ve Nasaraca esbapperestliğini görmezlikten gelirsek, hem ayetin terbiyesinden mahrum kalmış oluruz hem de nefsimizin kusurunu def etmemiş oluruz.
Özetle söyleyecek olursak tefsirlerin ya da meallerin çoğunda ayetin muhatabı olarak nefis yerine başka harici sıfat sahibi belirli bir zümre kabul edilmiştir. Oysa Risale’de muhatap her bir birey ve o bireylerin nefisleridir. Bu Kur’an’ın evrensel ve zamanlar üstü konumuna daha uyan bir metottur. Kur’an’ı kim okuyorsa ayetin muhatabı da odur; onun terbiye görmemiş nefsidir.
Yine bu ayetin tefsirinde diğer tefsirlerden ve bilhassa meallerden farklı olarak ayetteki bir kelimeye yüklenen anlamdır. Özellikle bu mesele Risale’ye eklenen meallerin Risale’de anlatılan hakikati nasıl perdelediği açısından çok önemlidir diye düşünüyorum.

الرَّحِيمِالرَّحْمَنِاللَّهِبِسْمِ

“Nefs-i emmâreme bir sille-i tedib:

Ey fahre meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim!”
Burada Üstad’ın doğrudan nefsi muhatap aldığını açıkça görüyoruz. Nefsin vasıfları insanın bu ayetin ikazına neden ihtiyaç duyduğunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir anlamda bu vasıflar, “yefrahu” kelimesinin kapsamına girmekte ve onu şerh etmekteler.Yani bu ayeti;“ey!  fahre meftun –övünmekten hoşlanan- , şöhretin tutsağı olmuş,medhe düşkün -başkalarının övgüsünü arayan- , bencillikte sınır tanımayan nefis sahibi olan insan” şeklinde okuyabiliriz.
“Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâva ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.”
Burada tefsirlerin çoğunda “bima etav” terkibinin manası “bimafaalu” – yaptıkları- şeklinde ya da daha farklı olarak “bima aatev”,‘verdikleri şeylerle’ şeklinde yorumlanmış. Yani övünülen şeyleri yapan bizzat insan olarak ele alınıp öyle yorumlanmış. Yani yaptıkları fiille övünen- burada dikkat çekmek istediğim husus ‘övünmeden’ ziyade ‘yaptıklarıyla’övünme kavramıdır. Razi ayrıca bu kelimeyi Hz. Ali’nin  (r.a) “bima utu” ‘kendilerine verilen şeylerle’ şeklinde okuduğunu vurgular ki bu okuyuş şekli Üstad’ın yorumunun kaynağını teşkil eder. Yani Üstad yukardaki açıklamada “ona takılan” ve
“sana yüklenen” ifadeleriyle bu terkibe “kendilerine takılan yada yüklenen hasenata, iyiliklere yani nimetlere sahiplenmek, onlarla övünüp gururlanmak” anlamını vermektedir. Şimdi meal olarak verilen “yaptıkları kötülüklerle- yada sadece yaptıklarıyla- övünen” tabiri nerede “kendilerine yüklenen ya da takılan nimetlerle övünen” izahı nerede. Biri kişiye fiili ve hatta kötü fiili verirken Üstad, fiili Yaratıcı’ya veriyor üstelik nimetlendirme olarak. Aradaki anlam farkının ne kadar büyük olduğunu görebilirsiniz. Meal Üstad’ın vermek istediği mesajın neredeyse tam tersi. Yaptığı kötülüklerle övünen ile kendisine takılan nimetlerle övünen tabirleri ciddi bir ontolojik farklılığı vurguluyor. Birinci ifade mutezilevari, fiili insana veriyor- hatta hayrın insana verilemeyeceğine dair hükme ters düşmememek için ‘kötülükler’ sıfatı ilave edilmiş. (Burada kişinin niyeti farklı olabilir kişi fiile kesb anlamı yüklemiş olabilir. Biz sadece metni sorguluyoruz.)Üstad ise fiili Allah’a veriyor- nimet verici olarak insandan sudur eden bütün fiillerin yaratıcısı olarak- insana ise o fiil üstünde mahlûk olmayan kesbi veriyor. Bu da ciddi bir itikadî duruşu ilan ediyor. Kelimeleri seçmedeki itikadî hassasiyeti gösteriyor. Bu şekilde küllî nazara sahip olmayan birinin ya da birilerinin Risaleler’e müdahale etmesi –meal yada tercüme ilave etmesi- geçekten garip ve veballi bir durum.(Risaleler’e sonradan eklenen ayet ve hadislerin mealleri; kelime ve kavramların anlamları; ansiklopedik bilgiler Risale müellifinin mana-yı muradına ne derece hizmet ettiği ayrı bir yazı konusudur. Risale metinlerindeki kelimelere verilen anlamlar hangi sözlükten, kimin bilgisine dayanılarak verilmiştir? Bu husus Risaleler’i “sonradan eklemelerle” yayımlayanların sorumluluğundadır. )
“Hâlbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'-i ihtiyarınbulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun.”
Bu ifadelerden de kesb ile fiil arasındaki farklılığı ve dolaysıyla cüz-i iradeden kastedilenin ne olduğu dersi verilmektedir. Meallerde verilen izahlar bu anlamı vermek şöyle dursun hatta perdelemekte ve örtmekteler. Altı çizili ifadeler kesbin anlamını bize öğretmektedir. Yaratılmamış ama yaratılmış şeyler üzerindeki vehmî malikiyet iddiası kesbin menfi kullanılışına örnek teşkil etmektedir.
“Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinliktedir.”
Bu ifadelerde de kesbin müsbet kullanılışı gösterilmektedir.
“Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabûletmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yâni fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz.Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir Sûrettekabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlahiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıd bir Sûret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefisperest, tabiatperestgâyet ahmak, gâyetzâlimdir.”

Bu ifadeler cüz-i iradenin mahiyeti, yaratılış maksadı, konumu ve işlevi hususunda itikadî perspektifi ortaya koymakta; insanın yaradılışa müdahalesini –tesirini- reddetmektedir. Yani gözünü açan, göze yollanan hadsiz nimetleri kabul etmiş ve kendine mal etmiş olur. Gözünü yuman, var olan hadsiz güzellikten mahrum kalmış olur, bu mahrumiyetin faili ise kendi olur çünkü gözün kapalı kalmasını tercih etmekle onların âlemine girmesine mani olmuştur. Nisbi –kişisel-  şerrin mercii olmuştur.

“Hem deme ki: ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.’Zira, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.”
Bu ifadelerde ise kendisine takılan güzelliklerden dolayı bir kemalat kazanma iddiasında olan nefse bir cevap var. Kirli ve kara bir tabak, içinde bulunan elmasın değerini düşürmediği gibi artıramaz da ve hatta kendi değerine de bir şey katmış olmaz. Değer, elmasa aittir. Elmas o tabağı aydınlatır ama tabak aydınlığın sahip olamaz. Elmasın gitmesiyle karanlıkta kalır. Bizler ayna gibiyiz, üzerimizde güzellik yansır, o güzelliğin sahibi, kaynağı değiliz. Ancak o güzelliği üzerimize yansıtana teşekkür etmek suretiyle güzelliğin bizde yansımasının devamını isteyebiliriz. Aksi takdirde güzellik elimizden çıkar, mahrumiyetin elemi üzerimizde kalır. Ayrıca burada -özelde esbabperest Nasara’ya, genelde tüm nefislere- bir gönderme yapılmakta; sahabenin nakletmiş olduğu yorumlara da açıklık kazandırılmaktadır.

“Hem deme ki: ‘Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’Hâyır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünki herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.”

Burada ise Bediüzzaman’da, esbabın tesirini reddetmedeki hassasiyetin kemaline şahit oluyoruz. İnsanın nimete mazhar edilişinin sebebi insanda bulunan bir kemalat değil, tam aksi ondaki kemalsizlik,acz ve fakra binaen olduğunu vurguluyor. İki dilenci arasında daha fakir ve perişan olana verilen fazla para onun meziyetinden dolayı değil, onun ihtiyacından dolayıdır. Bundan dolayı insan gururlanıp fahredemez. Ayrıca burada kendilerinin seçilmiş bir kavim oldukları iddiasıyla övünen Yahudiler’e de bir gönderme var.

Haşiye: Hakikaten ben de bu münazarada Yeni Said’in nefsini bu derece ilzam ve iskat etmesini çok beğendim ve ‘Bin Bârekâllah’ dedim.

Abdurreşid Şahin

22 Nisan 2012 Pazar



SEN OLMASAYDIN...
HER BİR kar tanesi, Rasulullahın risaletine şahitlik eder mi dersiniz? Yine bir kış mevsiminde karlar dünya semasında daha yeni yeni yazılıyorken okuduğum kitabın birinde kıyas ve hüküm çıkarma ile ilgili bir metinde “Mesala kar tanesinin risalete şahit olamayacağı gibi” diye bir ibareye raslamıştım. Belki yazar konunun bağlamı gereği doğru kullanmıştı cümleyi; ama benim zihnim konudan koparak 18. Söz’ün 3. Notası’na gitti. O ve benzeri yerlerdeki izahlardan aldığım cesaretle, “Evet her bir kar tanesi Muhammed aleyhisselamın risaletinin şahididir.” diye haykırmak geldi içimden. Eğer her şey “lâ ilahe illallah”ın şahidi ise aynı zamanda “muhammedurrasulullah”ın da şahididir, demektir.
Mesela zihnimizde bir tablo canlandıralım. Bir el ve bu elde mükemmel bir şekilde derlenmiş bir çiçek kokteyli bulunsun. Bu el bu demeti birine veriyor veya uzatıyor bir halde olsun. Tablonun diğer tarafında bu çiçeğin muhatabı var; fakat biz göremiyoruz. Şimdi düşünelim, sizce son derece sanatlı ve görenleri hayran bırakacak derecede mükemmel derlenmiş bu buketin muhatabı kim olabilir? Mesela cansız ve hissiz diye nitelediğimiz bir taş olabilir mi sizce? Ya da canı olduğu halde zevk mevhumundan mahrum bir bitki. Veya hayatı ve şehveti olduğu halde şuuru olmayan bir hayvan. yahut aklı, şuuru ve şehveti olduğu halde güzel bir ağacı görüp de ondan çıkacak kalası tasavvur eden bir beşer. Sanattan anlamaz, latif duyguları gelişmemiş, tabiri caizse kalas gibi bir insan. Elbette, olamaz, dersiniz herhalde. O özel bir mesaj şeklinde dizayn edilmiş ve birbiriyle muhteşem uyumlu çiçeklerden ve renklerden derlenmiş demetin muhatabı en azından mesajı anlayacak zekada ve güzelliği farkedip takdir edecek incelikte biri olmalıdır. Yoksa çiçeği o şekilde dizayn eden, onca işi boşuna yapmış olacaktır.
Şimdi temsili biraz daha genişletelim. Bu çiçeği derleyenin herşeye gücü yeten, yaptığı hiçbir işte israf etmeyen, sonsuz maharetli, maddî ve manevî âlemlere hükmeden, yoktan varetmeye muktedir bir sanatkâr olduğunu tasavvur edelim. Ve derlemiş olduğu o bir buket çiçekte sureti bir gül olan ve üzerine serpiştirilen şebnemlerin gözbebeğinde sayısız çiçeklerin görüntüsünü ve rengini barındıran, her bir kıvrımında hadsiz mânâlar yüklü, baştan sona sırlarla örülü bir gül. Baktıkça anlam katmanları derinleşen, derinleştikçe kalbe ebedî lezzetlerin kokusunu devşiren güzeler güzeli bir mucize olsun o çiçek. İşte böyle bir çiçeğin gerçek muhatabı ancak çiçekteki bütün güzellikleri görebilecek ve sanatkârın o güzelliklere ve kıvrımlara yüklediği mânâları fark edecek ve anlayacak; çiçeğin üstündeki sır perdelerini açıp sanatkârın özel mesajlarını okuyabilecek biri olabilir. Hiç israf etmeyen ve hiç abes iş yapmayan bu sanatkâr. Sanatını anlamlandıran böyle biri olmasa bile yoktan var ederdi herhalde. Kemalde olan cemalini abesiyet ve anlamsızlık karanlığından kurtarırdı şübhesiz. Yoksa muhatapsız kalan o çiçek, kendisi solduğu gibi sanatkârının da güzel sanatlarını soldurur. Güzelliği çirkin ederdi. Her şeye kudreti yeten, sonsuz güzel ve sınırsız merhametli, sanatını hadsiz bir muhabbetle seven o sanatkâr böyle bir çirkinliğe müsaade etmez ve sanatını ve kendini çirkinleştirmez elbette. Kainat tüm güzelliği ile bu hakikatın şahididir. Tek bir güzelik bile bunun zıddını reddeden güçlü bir delildir zira.
İşte her bir güzel şey ve hatta bir kar tanesi sırtında bütün zaman ve mekânlardaki kainatı taşımakta. Beni yapan bütün kâinatı bütün zamanlarda yapmaya muktedir biri olabilir, diye ilan etmekte. Evet bir kar tanesi bütün kainattan süzülmüş mükemmel bir sanattır. Ona dikatle bakacak olursanız ve üzerindeki mânâyı okursanız onun varlığının tüm kainatın varlığına denk olduğunu görebilirsiniz. O kar tanesi hikmet lisanıyla, beni yapan ancak bütün kâinatı yapan olabilir, diyecektir. İşte nasıl her bir güzel şey ve de bir kar tanesi mucizevî varlığı ve güzelliğiyle kendisini var eden hadsiz maharetli Sanatkârını tanıtıp şahitlik ediyorsa, aynı şekilde o sanatkârın sanatının bütün inceliklerini anlayan bütün esma ve sıfatlarıyla tanıyıp tanıtan Muhammed (asm)ın risaletinin de şahidi ve ilancısıdır.
Evet elinde taşların dile gelip zikrettiği, ağacın, taşın dağların, kurdun, kuşun nübüvvetine şehadet ettiği o kudsi zat bütün kâinatın şehadetiyle âlemlerin Sultanının kulu ve rasulüdür. Biz de ona ve onun Rabbine şehadet eden mevcudat adedince salatü selam ederiz.
Öyleyse koklayın her bir kar tanesini yada baharda yağan renkli karlar misali çiçekleri. Nasılda muhammedin (sav) kokusu gelmekte onlardan. Koklayın da henüz akitli oldukları rablerine şahit tutsun sizleri. Rabbin iltifatını okuyun o fermanlarda. Alemim nur ile nasıl beyazlatıldıgını gözlerinizle şahit olun. Aleme rahmet olan ‘levlakelevlak’ın muhatabı olan rasulün gönüllerimize taht kurmasına izin verin. Karın dünyayı temizleyip bembeyaz yapması misali oda dünyamızı nuruyla temizleyip çirkinliklerimizi örtsün. Onsuz başlamayalım hiç bir amele. Onun nurunun değmediğ bir amel zulmet karanlığında kalır hiç olur zira. Sen olmasaydın demiş kainatın sahibi olmazdı kainat. O halde kainatımızı yokluktan kurtulması onun nuruna bağlı. Onun nurundan nur alsın varlığımız her dem. “Lema halaktü”de yazılmasın, onla olsun beka bulsun her anımız. O halde onun dediği gibi diyelim bizde:
Yarab eşyayı bize hakikatı ile tanıt.
Ve bizi senin ve risalet-i Ahmediyenin şehidi ve şahidi kıl. Âlemleri ve âlemimizi onun nuruyla nurlandır. Bizi hakikat-ı Muhammedide yaz. Onun şeriatı ile dünyayı ve dünyamızı, hayatı ve hayatımızı zinetlendir. Herbir şeyde onun kokusunu alalım ve âleme onun kokusunu yayalım.
Amin
ABDURREŞİD
ONA DAİR....
GÜL VE BÜLBÜL
O VARMIŞ, yok yokmuş.
Ezel zaman dışında ebed kalbin içindeymiş.
Yaratıklardan öte, ama her şeyden yakın, bir sultan varmış. Bu sultanın bir de, gözlerin hiç görmediği, hayalin tahattur bile edemediği, akıllara sığışmayan güzellikte bir bülbülü varmış.
Sultan bir gün bülbülüne, hükmettiği âlemleri göstererek “Bütün bu âlemleri senin için besteledim. Git, gez âlemlerimi de o besteyi bana oku. Ben de kendi bestemi senin sesinden dinleyeyim.” der ve bülbülü uçurur varlık âlemlerine.
Bülbül âlemlerde bestelenen bütün sadaları dinler. Semanın eşsiz derinliklerinde devasa notalarla kusursuzca nazmedilmiş manzumeleri okur. Üzerine milyarlar yıldız şebnemleri kondurulmuş galaksi güllerinden bir demet musika-i ilahi devşirir. Vecd ve şevk ile âlemleri seyrederken gözüne küçük bir gezegen ilişir ve merakı onu oraya cezb eder. Dünyayı baştan başa dolaşır ve dinlediği eşsiz besteler karşısında hayranlığını gizleyemez. Hele bir tanesi onu kendinden geçirir. Seher vaktinin serinliğinde helezonik şebnem notalarıyla bezenmiş kadife sayfalı gül güftesini görünce, tüm âlemin o gülde bestelendiğini farkeder. Sultanının eşsiz sanatı karşısında secdeye kapanıp “Senin sanatın seni en güzel şekilde övmekte, ben seni layıkıyla övemem.” der. Sonra beste yerine sultanına götürmek üzere o Muhammedî gülü dalından koparıp efendisine götürür. Ve ona, “Sana bütün kâinatın bestesini getirdim, ben bundan daha mükemmel beste dinlemedim. Senin sanatını bu GÜLden daha güzel besteleyen ne olabilir ki?” diye arz-ı hal eder.
Sultan tebessüm eder bülbüle. Ve ona “Bu gül benim aynamdır. Kim ona bakarsa beni bütün haşmetimle görmüş olur. Halbuki ben görünmez bir hazineyim. Hazinenin anahtarı da bu gülde saklıdır. Ve sen ey bülbül, bu gülün okuduğu bestesin. Kim sana kulak verirse gül destesinin bestesini benden işitmiş gibi olur. Ben gülde kendimi seyreder sende de esma ve sıfatlarımı sergilerim. Böylece senin gözünde kendimi seyrederim. Gören de ben, işiten de benim. Bütün görmeler ve işitmeler bendendir.
Hadi şimdi git, bu gülü nasıl bestelediğimi gör ve güle âşık bülbüleri bul ve bana çağır. Zira her gülde görünen benim ve her bülbül beni besteler.”
Bülbül uça uça dünyaya ulaşır. Fakat bu kez gördüğü manzara onu şaşırtır. Burası ölüler diyarı olsa gerek, güzellikten pek nasibi olmamiş galiba diye düşünerek yere alçalır. Gide gide bir mezarlıgın içine girer kuru bir dalın üzerine tüneyerek etrafını seyretmeye başlar. Manzara gerçekten de etkiler onu. Mevsimlerden kış ve her şey bütün güzelliklerinden soyulmuş haliyle çırılçıplak durur bülbülün önünde.
Toprağın yeşilden mahrum karası, semadaki bulutların karalar üstüne düşmüş karası, ağaçların iskeletlere dönmüş haliyle birlikte mezartaşlarının yosun tutmuş karaltısı etrafa kasavetli bir hava katıyordu. Kimsesizlik, yoksulluk ve yosunluk bütün her yeri kaplamıştı.
Hüzünlenir bülbül yoksulluğun ve yoksunluğun acısını ta yüreğinde hisseder. Gözleri mezarların üstünde gezerken kulağına derinden bir takım sesler gelir. Bir an gözündeki perde kaldırılır ve toprağın altında yatan tohumları farkeder. İyice kulak verdiğinde o seslerin tohumların kalplerinin haykırışı olduğunu anlar. Hayat sahnesine çıkma arzusunun ifadesi olan “vucut vucut” sadalarını işitir.
Bülbülün kalbindeki hüzün iyice derinleşir ve yüreği o acizlere karşı sınırsız bir şefkatle dolar. Onların kalbinde aşk-ı bekayı okur ve lisanı “yokluktan varlığa çıkış” bestesini terennüm eder.
Bülbülün acı acı inleyişi âlemi hüzne boğar bütün âlem, “Evet evet evet biz de istiyoruz ey sultanımız.” diye haykırır semaya. Derken kara bulutlar semanın yüzünden çekilir, güneş gülümser varlıkların yüzününe. Kasavetli dağların yüreğindaki buzlar çözülür, ırmak ırmak yaşlar akıtır ovaya. İçindeki varlık coşkusu taşar, güneşin ellerinde ulaşır semaya.
Ve semayı bu kez rahmet bulutları sarar. Bülbül vecde gelir bu kez de “hayat” bestesini işttirir bullutlara. Bülbülün hoş nağmesiyle çoşan bulutlar şimşekler çakarak rad ile konuşturur semayı. Ab-ı hayatı kızıştırır. Kara toprağın ölü bedenine hayat öpücüğünü kondurur. Tohumların yüreğine dokunur hayat. Baharla yeşil yeşil gülümser dünya. Yanağına pempe çiçekler kondurur. Fakir toprak fahr eder sultanın ikramıyla. Fakrı fahr olur, baharın gülümseyen yüzünde okunur.
Bu sefer aşkın bestesini seslendirir bülbül şevkle. Yüreği lisanında dillenir. Çiçeklerin âşıkları doldurur âlemi, kelebekler latif öpücükler kondurur bahara. Arılar muhabbeti dokur bal dudaklarda. Ve gül bahara gülümser. Bülbül hayran olur. Kalbinin kanıyla boyar onu. Âlemi onunla güldürür.
Derken bir insan gelir dünyaya. Ellinde gönül sepeti. Saldırır etrafa. Elinde neyi tutarsa soldurur. Sepetine sığdıramaz âlemi. Yüreğini ıssız çöle döndürür.
Ve bülbül “beka” bestesini okur gülün başında. İnsan, “Evet, işte benim bestem.” Der, yönelir güle doğru. Gül gülümser insana. İnsan gülde bütün âlemleri görür. Bülbülün terennüm ettiği bütün nağmeleri, mücessem halde gülün yüzünde okur. Tohum olur, gül ve bülbülün nağmesiyle kâinat çıkar içinden. Ve insan, sesin geldiği yöne bakar. Bülbülü farkeder. Bülbülün tüyleri renkten renge bürünür dev bir zümrüd-i anka görünür ona. İnsan, “Ya baki!” der ve ankanın sırtına biner. Tam kuş uçacakken insan güle uzanır. Başına taç yapar onu. Kuş uçar semaya, insan da ulaşır en son noktaya. Sunar tacını sultanına. Ve sultan gülümser ona.
Güller, son defa yazılsa bahara
Bülbüller son defa dokunsa kulağa
Kelebekler son kez kanatlansa semaya
Güneş son kez veda etse dünyaya
Ve bakışın, son bakış olsa bana
İstemem asla istemem derim

Güller hiç solmasın isterim
Bülbüller asla susmasın derim
Varlığıysa ölesiye severim

Ben bekanın âşığıyım dostlar
Fani sevmeler benim neyime

Bekası olmayan aşklar beni soldurur
Şu fani ömrüme hep elemler doldurur.
AŞK ANCAK SAHİBİNİ BULURSA GÜLDÜRÜR.
ABDURREŞİD