26 Haziran 2012 Salı
22 Haziran 2012 Cuma
“Nefs-i emmâreme bir sille-i tedib:
Ey fahre meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim!”
“Hem deme ki: ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.’Zira, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.”
“Hem deme ki: ‘Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’Hâyır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünki herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.”
22 Nisan 2012 Pazar
HER BİR kar tanesi, Rasulullahın risaletine şahitlik eder mi dersiniz? Yine bir kış mevsiminde karlar dünya semasında daha yeni yeni yazılıyorken okuduğum kitabın birinde kıyas ve hüküm çıkarma ile ilgili bir metinde “Mesala kar tanesinin risalete şahit olamayacağı gibi” diye bir ibareye raslamıştım. Belki yazar konunun bağlamı gereği doğru kullanmıştı cümleyi; ama benim zihnim konudan koparak 18. Söz’ün 3. Notası’na gitti. O ve benzeri yerlerdeki izahlardan aldığım cesaretle, “Evet her bir kar tanesi Muhammed aleyhisselamın risaletinin şahididir.” diye haykırmak geldi içimden. Eğer her şey “lâ ilahe illallah”ın şahidi ise aynı zamanda “muhammedurrasulullah”ın da şahididir, demektir.
Mesela zihnimizde bir tablo canlandıralım. Bir el ve bu elde mükemmel bir şekilde derlenmiş bir çiçek kokteyli bulunsun. Bu el bu demeti birine veriyor veya uzatıyor bir halde olsun. Tablonun diğer tarafında bu çiçeğin muhatabı var; fakat biz göremiyoruz. Şimdi düşünelim, sizce son derece sanatlı ve görenleri hayran bırakacak derecede mükemmel derlenmiş bu buketin muhatabı kim olabilir? Mesela cansız ve hissiz diye nitelediğimiz bir taş olabilir mi sizce? Ya da canı olduğu halde zevk mevhumundan mahrum bir bitki. Veya hayatı ve şehveti olduğu halde şuuru olmayan bir hayvan. yahut aklı, şuuru ve şehveti olduğu halde güzel bir ağacı görüp de ondan çıkacak kalası tasavvur eden bir beşer. Sanattan anlamaz, latif duyguları gelişmemiş, tabiri caizse kalas gibi bir insan. Elbette, olamaz, dersiniz herhalde. O özel bir mesaj şeklinde dizayn edilmiş ve birbiriyle muhteşem uyumlu çiçeklerden ve renklerden derlenmiş demetin muhatabı en azından mesajı anlayacak zekada ve güzelliği farkedip takdir edecek incelikte biri olmalıdır. Yoksa çiçeği o şekilde dizayn eden, onca işi boşuna yapmış olacaktır.
Şimdi temsili biraz daha genişletelim. Bu çiçeği derleyenin herşeye gücü yeten, yaptığı hiçbir işte israf etmeyen, sonsuz maharetli, maddî ve manevî âlemlere hükmeden, yoktan varetmeye muktedir bir sanatkâr olduğunu tasavvur edelim. Ve derlemiş olduğu o bir buket çiçekte sureti bir gül olan ve üzerine serpiştirilen şebnemlerin gözbebeğinde sayısız çiçeklerin görüntüsünü ve rengini barındıran, her bir kıvrımında hadsiz mânâlar yüklü, baştan sona sırlarla örülü bir gül. Baktıkça anlam katmanları derinleşen, derinleştikçe kalbe ebedî lezzetlerin kokusunu devşiren güzeler güzeli bir mucize olsun o çiçek. İşte böyle bir çiçeğin gerçek muhatabı ancak çiçekteki bütün güzellikleri görebilecek ve sanatkârın o güzelliklere ve kıvrımlara yüklediği mânâları fark edecek ve anlayacak; çiçeğin üstündeki sır perdelerini açıp sanatkârın özel mesajlarını okuyabilecek biri olabilir. Hiç israf etmeyen ve hiç abes iş yapmayan bu sanatkâr. Sanatını anlamlandıran böyle biri olmasa bile yoktan var ederdi herhalde. Kemalde olan cemalini abesiyet ve anlamsızlık karanlığından kurtarırdı şübhesiz. Yoksa muhatapsız kalan o çiçek, kendisi solduğu gibi sanatkârının da güzel sanatlarını soldurur. Güzelliği çirkin ederdi. Her şeye kudreti yeten, sonsuz güzel ve sınırsız merhametli, sanatını hadsiz bir muhabbetle seven o sanatkâr böyle bir çirkinliğe müsaade etmez ve sanatını ve kendini çirkinleştirmez elbette. Kainat tüm güzelliği ile bu hakikatın şahididir. Tek bir güzelik bile bunun zıddını reddeden güçlü bir delildir zira.
İşte her bir güzel şey ve hatta bir kar tanesi sırtında bütün zaman ve mekânlardaki kainatı taşımakta. Beni yapan bütün kâinatı bütün zamanlarda yapmaya muktedir biri olabilir, diye ilan etmekte. Evet bir kar tanesi bütün kainattan süzülmüş mükemmel bir sanattır. Ona dikatle bakacak olursanız ve üzerindeki mânâyı okursanız onun varlığının tüm kainatın varlığına denk olduğunu görebilirsiniz. O kar tanesi hikmet lisanıyla, beni yapan ancak bütün kâinatı yapan olabilir, diyecektir. İşte nasıl her bir güzel şey ve de bir kar tanesi mucizevî varlığı ve güzelliğiyle kendisini var eden hadsiz maharetli Sanatkârını tanıtıp şahitlik ediyorsa, aynı şekilde o sanatkârın sanatının bütün inceliklerini anlayan bütün esma ve sıfatlarıyla tanıyıp tanıtan Muhammed (asm)ın risaletinin de şahidi ve ilancısıdır.
Evet elinde taşların dile gelip zikrettiği, ağacın, taşın dağların, kurdun, kuşun nübüvvetine şehadet ettiği o kudsi zat bütün kâinatın şehadetiyle âlemlerin Sultanının kulu ve rasulüdür. Biz de ona ve onun Rabbine şehadet eden mevcudat adedince salatü selam ederiz.
Öyleyse koklayın her bir kar tanesini yada baharda yağan renkli karlar misali çiçekleri. Nasılda muhammedin (sav) kokusu gelmekte onlardan. Koklayın da henüz akitli oldukları rablerine şahit tutsun sizleri. Rabbin iltifatını okuyun o fermanlarda. Alemim nur ile nasıl beyazlatıldıgını gözlerinizle şahit olun. Aleme rahmet olan ‘levlakelevlak’ın muhatabı olan rasulün gönüllerimize taht kurmasına izin verin. Karın dünyayı temizleyip bembeyaz yapması misali oda dünyamızı nuruyla temizleyip çirkinliklerimizi örtsün. Onsuz başlamayalım hiç bir amele. Onun nurunun değmediğ bir amel zulmet karanlığında kalır hiç olur zira. Sen olmasaydın demiş kainatın sahibi olmazdı kainat. O halde kainatımızı yokluktan kurtulması onun nuruna bağlı. Onun nurundan nur alsın varlığımız her dem. “Lema halaktü”de yazılmasın, onla olsun beka bulsun her anımız. O halde onun dediği gibi diyelim bizde:
Yarab eşyayı bize hakikatı ile tanıt.
Ve bizi senin ve risalet-i Ahmediyenin şehidi ve şahidi kıl. Âlemleri ve âlemimizi onun nuruyla nurlandır. Bizi hakikat-ı Muhammedide yaz. Onun şeriatı ile dünyayı ve dünyamızı, hayatı ve hayatımızı zinetlendir. Herbir şeyde onun kokusunu alalım ve âleme onun kokusunu yayalım.
Amin
ABDURREŞİD
|
GÜL VE BÜLBÜL
Bülbüller son defa dokunsa kulağa
Kelebekler son kez kanatlansa semaya
Güneş son kez veda etse dünyaya
Ve bakışın, son bakış olsa bana
İstemem asla istemem derim
Güller hiç solmasın isterim
Bülbüller asla susmasın derim
Varlığıysa ölesiye severim
Ben bekanın âşığıyım dostlar
Fani sevmeler benim neyime
Bekası olmayan aşklar beni soldurur
Şu fani ömrüme hep elemler doldurur.
AŞK ANCAK SAHİBİNİ BULURSA GÜLDÜRÜR.
ABDURREŞİD
3 Mart 2012 Cumartesi
21 Şubat 2012 Salı
abdurreşid şahin
15 Şubat 2012 Çarşamba
BU BELDEYE ANCAK SEN YARAŞIRSIN
Yemin olsun o beldeye ki o belde benin sanatımın kemalde olduğunu haykırır. Tüm isim, sıfat ve şuunatımla vahdaniyetimi ilan eder. Evet bu belde yani kainat güzeldir, mükemmeldir. Benin bu kemalimin ve cemalimin en mükemmel muhatabı olan senin varlığındır. O yüzden böylesi mükemmel bir beldeye ancak sen yaraşırsın. Ancak senin varlığın helaldir ona ve o belde de sana helaldir. İkiniz birbirinize ne de güzel yaraşırsınız. (bakınız Beled suresi: 1., 2. ayetler)
Ayetin ilk iki ayetini bu manada anlarsak ‘levlake levlak’ sırrını bir nebze anlamış oluruz kanaatindeyim. O hadis-i kutsinin sıhhatinin hiç delili olmasa bile bu ayetin varlığı yeter de artar bile.
Evet Bediuzaman’ın bu kainatı mükemmel bir saraya, bir şehre ve bir memlekete benzetmesinden hareketle buradaki belde tabirini makro âlem olan kainata yordum. Yeminle başlamış olması o bedenin mucizeliğine, azamet ve mükemmelliğine delildir. Allah, kâinatı kendine şahit gösteriyor ve onunla inkara yeltenenlere meydan okuyor. Burada belde yani bir veçhesiyle kâinat övülmekte. Ve kâinatın övülmesine şahit olarak Rasulullah gösterilmekte. Bu manada ikisi birbirini öven ve iktiza eden iki ayrılmaz bütün olarak vurgulanmakta. Mükemmel bir sanat, sanatkârını övdüğü gibi o sanatkârın maksadını ve sanatının harikalarını ortaya çıkaracak bir muhataba (ya da Muhammedî bir bakışa) da işaret eder ve kendi kemal ve hakikatini ortaya çıkarması yönüyle de onu över.
Âleme baktığımızda bütün kâinat, hayata bakmakta, adeta hayatı netice verme gayesiyle çalışmaktadır. Bu anlamda hayatın menşei olan dünya, tüm âlemin gözbebeği hükmüne geçmektedir. Dünya ve dünya içindeki canlılar yaratılışından bu yana adeta insanı netice vermek için çalışmakta, dünya tüm mükemmel işleyişiyle insana hizmet etmektedir. Yani dünya, kâinatın meyvesi, insan da dünyanın meyvesidir. Zira kâinatta olan her iş hayatla anlam kazanmakta, tüm işleyiş hayatı netice verme kastıyla olmaktadır. Hikmet bunu söylüyor. Hayatı anlamlandıran ve hayatla birlikte tüm âlemi aydınlatan ise insandır. İnsan; aklı, bilinci ve ruhu vesilesiyle kâinatın anlamını sorgulamakta ve ona anlam katmakta. Yani Kâinatın Yaratıcısı, insanı yaratmak suretiyle insanı kendine muhatap yapmış. Bu muhatabiyetin en kemalde örneği de Muhammed aleyhisselamdır. Yani âlem sanki onu netice vermek için yaratılmış ve onunla anlamını bulmuştur.
Bir anlamda Yaratıcı, tevhide ve kâinatın sebeb-i vücuduna işaret babında tüm nazarların Muhammed aleyhisselamın yaşadığı beldeye yönelmesini arzu etmiş olmalı ki Kabe’yi kıble yapmış, kendine beyt yapmış. Yani Kabe, beytullah olmuş. Kâinatın hayat etrafında dönüşü hayatın insanı netice vermesi ve insaniyetin Muhammed-i Arabi aleyhisselamı netice vermesi ve Muhammed aleyhisselamın ve Rabbimizin kemalde tanınması hakikatinin sembolik ifadesi olan hac o beldede vuku bulmaktadır. Bu anlamda bu hakikate işaret manasında beldeden kasıt, içinde Beytullah’ı barındıran ve Allah’ın kelamının bir beşer lisanıyla yankılandığı belde olan Mekke’ye işaret etmektedir. Yaratıcı, o beldeye yemin etmek suretiyle kâinatın yaratılış amacına bizleri yöneltmekte, nazarları yine o beldeyi ve tüm kâinatı anlamlandıran ve Yaratıcıya kemalde bir ayna olan Muhammed aleyhisselama çevirmektedir.
Bu ayeti enfüsi âleme taşıdığımızda beldeden kasıt, maddi ve manevi kâinatın misal-ı musaggarı yani küçültülmüş modeli olan insandır diyebiliriz. Ve o, insan beldesini de anlamlandıran, doğrudan doğruya Yaratıcıya bakan insani pencere olan vicdana ve kalbe işaret edilmektedir ve insana helal olarak yaraşanın da akleden kalbe sahip olmasıdır diye anlayabiliriz. Zira Allah, yere göğe sığmayıp müminin kabine sığdığını söylemekle âlemde onu tanıtan ne varsa bunun müminin kalbinde yansıdığını, o kalbin tüm âlemde yansıyan Rabbin özelliklerini yansıtacak mahiyette olduğunu vurguluyor. İnsan, kalbinde vicdanı aracılığıyla ona konuşan Rabbini kâinat genişliğinde bir imanla tanıyabilir. Tüm âlemi ve onun mikro tezahürü olan kendini anlamlandırabilir. Yani özetle bir anlamda o belde insandır ve insaniyete yaraşan da kalbin ve vicdanın varlığıdır ki kalp bu manada kâinat beldesinde yaşayan Muhammed aleyhisselam gibidir. İçimizde Rabbin mesajını ilan eden elçidir. Akleden kalbinin rehberliğinde insan, tüm âlemi aydınlatan hakikate ulaşır. İnsan ve âlem o kalple anlam bulur. O kalp o beldeye yaraşır ve yakışır. Hill’lin bir anlamı da su içinde eriyip kaybolan şeker misali eriyen şeydir. Bu manada Muhammed alehisselamın getirdiği hakikat, kâinatın mayası hükmündedir ve o hakikat onunla mecz olmuştur. Yani Kur’an, kâinat olmuş, kâinat Kur’an’ı haykırmaktadır. Muhammed alehisselam da her ikisinin terennüm ettiği hakikati insaniyet formunda terennüm ettirmektedir. Netice olarak bu iki ayet hem kainata hem de onun anlamını terennüm eden, mucize beyan olan Kur’an’a; hem dünyanın bir nevi vahyi haykıran ağzı hükmünde müminlerin kıblesi ve Beytullah’ın mazrufu olan Mekke’ye hem de orada vahyi insani formda hâl, kal ve etvarıyla âleme dinleten Muhammed alehisselama; hem mahiyetçe kâinata denk âlem-i asgar olan insana ve o âlemde hakkın sözcüsü ve vahyin tasdik gerdesi olan kalbe yemin etmektedir.
Allahım! Kalbimizde seni bütün isimleriyle kemalde tanıtan Muhammed alehisselamla hayatlandır. Âlemi onun getirdiği şeriatle nurlandır. Onun elindeki Kur’an’ı âlemin aklı eyle ki tüm akleden kalpler onun nuruyla münevver olsunlar.
O bülbülü ve o bülbülün terennüm ettiği ilahi musikayı bu kâinat gülüne yaraşır kıldığın gibi kalbimizi de senin hanen olma şerefine yaraşır kıl ki bu belde seninle gülümsesin ve seni gülümsetsin. Âmin.
Abdurreşid Şahin
Not: İnşallah Rabbimin inayetiyle surenin enfüsi okunmasına devam edilecek.