26 Haziran 2012 Salı


                              Duygular çarpışırsa  
Sayılar vardır, pozitif ve negatif. Çarpar, böler, toplar ve çıkartırız onları. Derken sonuçlara ulaşırız, negatif ya da pozitif. Tıpkı birbirleriyle çarpışan, bölünen, artan ve eksilen duygularımız, hislerimiz, tavırlarımız, hallerimiz gibi. Evet onların neticesinde müspet veya menfi karşılıklar görürüz. Bunların çarpışması neticesinde dünyamız müspet ya da menfi tesirler alır. Âlemde huzur melekleri yaratılır, ya da habis ruhlar sıkıntı, stres zülümat yayar dünyamıza. Âlemimiz nazarımıza göre şekillenir. Ya cennetin kokusunu taşır ya da cehennemin ateşini üfler ruhlarımıza. Tayyib kelimeler gibi yerine göre gösterilen doğru davranışlar tayyib ağaçlar misali âleme güzel kokular saçar. Tıpkı aksinde olduğu gibi habis kelimeler misali yanlış davranışlar da âleme kasavet veren necis kokulu ağaçlar gibi menfilikler yayar.
İnsan, fıtratı icabı müspet ve menfi duygularla donatılmış, müspet ve menfi tavırları ve davranışları netice veren hislerle mücehhez kılınmıştır. Sevebildiği, cesareti, merhameti, şecaati cömertliği olabildiği gibi; nefreti, kini, hıyaneti ve adaveti de vardır. Bunlardan azade kalması mümkün değildir. Müspeti ve menfisiyle kendisine takılmıştır. Peki yapılması gereken nedir? İnsan müspet ve menfi duygularını nasıl kullanmalı ki her halükarda sonuçları müspet çıksın ve cenneti haleti netice versin? Kendisine takılan bu duyguları nasıl kullanmalı ki doğru sonuçlara ulaşın?
                                 Pozitif x pozitif = pozitif
                                 Negatif x negatif = pozitif
                                 Pozitif x negatif = negatif
                                 Negatif x pozitif = negatif
       Duygular ve tavırlar tıpkı sayılar gibidir. Ve onların çalışma sistemi matematikteki gibidir. Her ne kadar matematikteki kesinliğe sahip olmasa bile işleyiş tarzı aynıdır. Bildiğimiz gibi matematikte pozitif ve negatif kavramları vardır. Ve bunlarla ilgili kurallar vardır. Mesela pozitifin pozitifle çarpımında sonuç pozitiftir. Aynı şekilde negatifi negatifle çarparsak sonuç yine pozitif olacaktır. Bunun yanında zıt olanların çarpımında sonuç negatif olacaktır. Negatifle pozitifin ya da pozitifle negatifin çarpımı aynı neticeyi verir: Negatif. İşte insan duyguları hisleri ve hallerinde durum bu tarzda işler. İnsanda bahsettiğimiz gibi müspet duygular ve hisler olduğu gibi menfi olanları da vardır. Aynı tarzda insanın dışındaki âlemde ve insanlarda da benzer menfilikler ve müspet durumlar vardır. Ben  bu duyguları,   halleri ve âlemdeki menfi ve müspet durumları ademî ve vucudî diye isimlendireceğim. Müspet olanları varlık cinsinden manasında vucudi, menfi olanları varlığın ya da güzelliğin, hayrın yokluğu manasında ademî -yokluk cinsinden- diye adlandıracağım.
İnsan iç dünyasında olanları âleme ve çevresindeki varlıklara salar, onları âlemdekilerle çarpıştırır ve neticesinde eline ya mutluluk ya da elem geçer. İnsandaki ademî ve vucudî duyguların âlemdekilerle çarpışması da tıpkı matematikteki gibi olur.
İsterseniz bir örnek üzerinden meramımızı anlatmaya çalışalım. Muhabbet insanda müspet bir duygudur. Modern  tabirle pozitif enerji yayar. Fakat her zaman müspet neticeler vermez. Bu duygumuzu doğru yerde kullanırsak doğru netice alırız. Mesela âlemdeki güzelliklere yöneltirsek bu duygumuzu neticesinde huzur ve saadet meyvesini devşiririz. Ama eğer çirkinliklere yalana dolana yöneltirsek neticede bize sıkıntı ve ızdırap olarak döner. Nasıl mı?
Mesela muhabbetinizi Allah’ın yarattığı bir varlık olan insana ve insandaki güzel hasletlere yöneltirseniz neticesinde müspet bir yansıma alır huzurlu olursunuz. Ama eğer muhabbetinizi o kişinin yalan tavırlarına menfiliklerine yöneltirseniz karşılığında o muhabbetin aksiyle sıkıntı ve hayal kırıklığıyla karşılaşırsınız. Burada bir kişinin kendine ait olmayan aslında Rabbinin ona takmış olduğu güzelliklere sahiplenmesi onun menfi tavırlarındandır. Biz kişinin bu yalanına muhabbet beslersek sonuçta hüsranla karşılaşırız. Görüldüğü gibi müspet olan bir duygu hem menfi hem müspet iki netice verebiliyor. Burada aynı zamanda kişiyle yalan tavırlarını ayırdığımız için, acaba yanlış mı yapıyorum ikileminden de kurtuluruz. “Allah’ın yarattığı vucudî bir varlık olarak kişiyi seviyorum ama onun menfi ve yalan tavırlarını sevmiyorum.” demek suretiyle muhabbetimizi dengeli kullanmış ikilemde kalmaktan kurtulmuş oluruz.
Bunun gibi menfi olan bir duyguda menfi ve müspet neticeler verebilir. Bu sefer bizdeki düşmanlık duygusunu seçecek olursak. Bu duygumuzu varlık cinsinden olan kişiye ya da ona takılmış olan güzel hasletlere yöneltirsek neticesinde doğru bir çarpıştırma yapmadığımız için menfiliklerle muhatap oluruz. Hem karşımızdakine hem de kendimize zarar vermiş oluruz. Ama eğer bu duygumuzu kişiyle menfiliklerini ayırmak suretiyle kişinin menfi tavırlarına ve yalanlarına yöneltirsek karşı taraf anlamasa da en azından biz rahatsız olmayız.
İnsan- insan ilişkilerinde durum bu şekilde olduğu gibi insan âlem ilişkilerinde de sistem benzer tarzda çalışır. İç dünyamızdaki tavırlar âlem aynasından aynen bize yansır. Ona ne verirsek onunla karşılık görürüz. Âleme muhabbet eken muhabbet biçer, adavet eken adavet biçer. Âlemdeki varlık cinsinden olan vucudi şeylere muhabbetimizi yokluk cinsinden ademî olanlara ise adavet gibi menfi duygularımızı yöneltebiliriz. Aslında Rabbimiz bize “Ben kulumun zannı üzereyim.” derken de bunu ima ediyor diye düşünüyorum. Zira  âlem hakkındaki zannımız onun yaratıcısı olan rabbimize olan zannımızın bir tezahürüdür. En nihayette yapmamız gereken Rabbimizin yarattığı mevcuda -ki onlar ya bizzat ya da neticeleri itibariyle  güzeldirler- müsbet yaklaşarak hüsnü zanla bakmalı, menfi duygularımızı da bizi eşyadaki müsbet yönleri görmemize engel olan ademî hallere ya da Rabbimizle irtibatı kesmeye sebep olan ademî durumlara ya da şeylere yöneltmeliyiz ki neticesinde saadet çıksın.
                               Muhabbet(e) x muhabbet = saadet
                               Adavet(e) x adavet = saadet
                               Adavet(e) x muhabbet = hasaret
                                Muhabbet(e) x adavet = hasaret
                                Mütekebbire tekebbür sadakadır. (İmam Şafii)
Bediüzzaman, Münazarat adlı eserinde kişiyi tavırlarından ayırmak gerektiğini vurgulayarak, her müminin bütün halleri müminane olmadığı gibi her kafirin de bütün hallerinin kafirane olmadığını söyler. Neticede, ehl-i kitaptan haremin olsa elbette seveceksin, diyerek kişiyle inancını nasıl ayırt edeceğimizi örneklemiştir.
Burada haklı olarak “İyi de biz hangi duygumuzun menfi, hangisinin müsbet olduğuna  nasıl karar vereceğiz, bazen karışıyor.” derseniz; ben bu problemi kendimce şöyle aştım: Ne ki cennette var, müspettir. Dolaysıyla cennette var olduğunu düşündüğümüz her duygu müsbet, olmadığını düşündüğümüz şey ise menfidir. Ayrıca nasıl fıkıhta helaller belli, haramlar bellidir ve arada şüpheliler vardır ve bunlardan kaçınılmalıdır. Bunun gibi biz de emin olduklarımızı uygulasak,  emin olmadığımız durumlarda da sessiz kalsak daha hayırlı olur diye düşünüyorum. Yine de karışık durumlar için bir çözüm istersek ben kendi içimde şöyle bir çözüm buldum: Mesela eleştiri iki ucu keskin bir duygudur, menfi ya da müsbet yönleri var. Bu durumda mesela bir yakınımızın, arkadaşımızın yanlışını düzeltmek maksadıyla ona eleştiri yönelteceksek vicdanımıza soralım. Eğer o kişiye karşı kızgınlığımız bizi eleştiriye sevk ediyorsa susalım ya da kişiye karşı bir kızgınlık hissediyorsak, ama eleştiri sonucunda o kişi ile ilişkimizin bozulacağınızı düşünüyor ve bunu istemiyorsak ve de eleştiriden kaçıyorsak bu durumda sırf karşımızdakini düşündüğümüz için onu ikaz etmemiz- ki bu durumda hissiyatımız karışmadığı için mümkün olduğu kadar nazik olacağızdır- onun hayrına olacaktır.
Her durumda insanın Rabbine yönelerek aczini izhar edip ona sığınması gerekir. Kendine  güvenmeden rabbinin kalbine ve vicdanına ilham ettiğini yapmalı neticeyi ondan bilmelidir. Sorumluluk açısından ise neticeyi hayır görürse allahtan bilmeli şer görürse kendini suçlamalı. Zira denklemi yanlış kurmuş demektir. Bizde öyle yapıp   Rasulullah’ın dilinden düşürmediği bir duanın manasıyla bitirelim sözümüzü:
Allah’ım bizi hakkı hak bilip ona uyma nimetiyle ve batılı batıl bilip ondan kaçınma nimetiyle rızıklandır. Âmin.
Abdurreşid Şahin

22 Haziran 2012 Cuma


BEDİÜZZAMAN’IN TERBİYESİNDE KUR’AN'IN TEVİLİ, TERCÜMELER KUR’AN’I NE KADAR YANSITIYOR?

Bediüzzaman, yazdığı Risaleler’in başına neden hep Kur’an’dan bir veya birkaç ayet koyarak başlıyor?Bunun hikmeti ve vermek istediği mesaj ne olabilir, diye düşünürken aklıma temelde üç hikmet geldi.
O hikmetlerden birincisini kaynağa yapılan gönderme olarak adlandırabiliriz. Said Nursi “Ben bu hakikatleri Kur’an’dan devşirdim. Özellikle de bahsin başına koymuş olduğum ayet yada ayetlerin irşadıyla bu hakikatlere ulaştım.” demek istiyor. O, bir sualini ve derdini Kur’an’a tevcih etmiş ve Allah’ın inayetiyle Kur’an onun ihtiyacına ve sualine cevap vermiş. Bize de “Dert benim, derman Kur’an’ındır.” diyerek derdimize Kur’an’dan medet bulabileceğimizi müjdelemiştir.
İkinci hikmet de maksada bakıyor. Bu anlamda tüm Risaleleri Kur’an’ın anlaşılma çabası olarak algılayabiliriz. Bediüzzaman’ın bu şekilde yapmak istediği, bizleri Kuran’la tanıştırmak ve Rabbin Kelamına muhatap edebilmeyi sağlamak olarak görebiliriz. O bize Kur’an’ın nasıl anlaşılması gerektiğini öğretiyor. Bu anlamda ontolojiyi yeniden inşa ederek makasıd-ı Kur’an eksenli Kur’an ve kainat okuması yaparak bizleri de bu metodoloji ile tanıştırmaya çalışıyor.
İnsanın bu âleme Rabbini tanımak,tevhid etmek, Risaletin terbiyesinde haşre ve bekaya uzanan bir hayat inşa etmek ve bu sayede ubudiyeti ve insanın yaratılışına uygun adaleti temin etmek için gönderildiğini ders veren bir Kur’an anlayışı inşa ediyor.
İkinci hikmete ilave ve mütemmim olarak üçüncü bir hikmeti de Kuran’ın yeniden tevili olarak adlandırabiliriz. Bahislerin başına Üstad’ın Kur’an’ı koymasıyla birlikte yapmış olduğu izahlarında ve tefsirlerinde zamanla anlamları kaybolmuş, çağın ve o çağda yada çağlarda hakim olan cereyanların etkisiyle anlam kaymasına ya da sapmasına uğramış, asıl maksadını perdeler hâle gelmiş Kur’ani terminolojiyi yeniden inşa cabası içinde olduğunu anlayabiliriz.   
Bediüzzaman yaygın tefsirlerden farklı olarak Kur’an’ı baştan başlayıp devam ederek tefsir etmek yerine özellikle Yeni Said döneminde gerek kendi ihtiyacına binaen gerekse dostlarının ve toplumun ihtiyacına bakan yönleriyle ayetlere müracaat etmiş ve Kur’an’dan Allah’ın ilhamıyla kalbine, aklına ihsan edilen manaları tefsir suretinde beyan etmiştir. Özelde kendi ihtiyacına ve genelde insanların ihtiyaçlarına yada suallerine bakan yönüyle herhangi bir sıra takip etmeden Kur’an’ı tevil ya da tefsir etmiştir. Bir sıra takip etmediği gibi bazen farklı surelerdeki ayetleri yan yana getirerek hatta bazen ayetin tamamını bile almadan, izah edeceği hakikate bakan veçhesiyle tefsir etmiştir. Bu suretle bize “Kur’an’ı Kur’an’la açıklama” yöntemi de sunmuştur. Yani kalbine gelen bir soru ile alakalı hakikate odaklanmış, o hakikati Kur’an’ın değişik ayetlerinden ders almış ve aldığı dersleri de Risale suretinde muhtaçların ihtiyacına sunmuştur, diyebiliriz.
Bu makalede üstadın bir ayeti nasıl tefsir ettiğini ve Kur’ani kavramları nasıl tevil edip güncellediğinin örneklerini vermeye çalışacağım. Bunu yaparken diğer tefsir ve meallerden örnekler vermek suretiyle Risalelerin Kur’an’a bakıştaki perspektifini ve bu açıdan zamanımız insanına sunduğu farklı yaklaşımı inşaallah açıklamaya çalışacağım.
Bu çalışma için örnek metin olarak 18. Söz’ün başındaki ayeti ve onun izahı olan o sözü seçtim.
Bahsi geçen ayet, Al-i İmran 188. ayettir. Ayetin meali, Risale baskılarınınbazılarında (sözlük, ansiklopedik bilgi, mealler, açıklamalar vs. şeklinde sonradan eklemeler), bazı yayınevi mensuplarınca asıl Risale metinlerinde olmadığı hâlde koyulmuştur. Bu cümleyi eleştiri maksadıyla söylemiyorum zaten bu yazının sonunda tercüme hususundaki ve özellikle de Risalelere konan meal yada tercümeler hakkındaki düşüncelerim açıkça ortaya koyulacaktır.
Üstad 18. Sözün birinci noktası boyunca özelde ayetin ilk kısmını genelde de tamamını izah etmektedir.
Öncelikle sonradan eklenen ve dipnot olarak verilen Al-i İmran 188’in tercümelerinden bir ikisini aktarayım:
“Yaptıkları kötülüklere sevinen ve yapmadıkları hayırla övünmekten hoşlanan kimseleri sakın azaptan kurtulurlar zannetme. Onlar için çok acı azap vardır.” 
    “Ettiklerine sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananları azaptan kurtulurlar sanma. Onlar için acı bir azap vardır.”
Ayrıca Diyanet’in ve diğer tercümelerden farklı anlamda olanlarından numune olarak birkaçını aktarayım.(Kasıtlı olarak kaynak göstermedim. Dileyen internetten “kıyaslamalı olarak Kur’an tefsirleri” başlığı altında bu tefsirlere ve kime ait olduğuna ulaşabilir.)

     “Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
      “Muhammed’in hak peygamber olduğunu gizleyerek, yalanlayarak, nifaklarıyla sevinen, İbrâhim dinine mensup olduklarını söyleyerek, hayata geçirmedikleri İbrâhim’in sünnetiyle övülmek isteyenlerin azaptan kurtulacaklarını sanma, evet sanma. Onlar için can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.”
    “Yaptıklarına ferahlanan, yapmadıkları şey ile övülmesini sevenlerin sakınazâbdan kurtulacaklarını sanma; sakın sanma, çünkü onlar için çok acıklı bir azâb vardır.”
    “O getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları ile de metholunmalarını arzu eden kimseleri sakın sanma, artık onları zannetme ki, onlar azabtan kurtulacakları bir yerde bulunacaklardır. Ve onlar için pek acıklı bir azab vardır.”
   “Sanma ki bu şekilde başardıklarıyla övünen ve yapmadıkları ile övülmekten hoşlananlar azaptan kurtulabilecekler. Onları (ahirette) şiddetli bir azap beklemektedir.”
   “Sanma ki verdikleriyle gururlanan ve yapmadıkları şeylerden ötürü övülmeyi sevenler, evet sanma ki onlar azaptan kurtulacak. Onlara acıklı bir azap var.”
Şimdi bir de bu ayetin tefsiri sadedinde söylenenlere muhataplar  açısından bakalım. Burada şunu vurgulamak isterim ki sebeb-i nuzul babında sahabelerden yapılan alıntıların hususi bir maksadının olduğunu vurgulayarak, burada yapılmak istenen -haşa o sahabilerin ve hatta tefsir edenlerin tenkidi değil o sahabe ve müfessirlerin sözlerinin o döneme mahsus ve hususi bir gayesi olduğunu vurgulamakla birlikte- Risalenin Kur’an’ı anlamada bize kazandırdığı perspektif ve bunun selefteki izlerini bulma çabasıdır. Hatta o zatların anlaşılmasında Risalenin anahtar bir rol oynadığının teyidi çabasıdır. Alıntılar en kapsamlı tefsirler olan Taberi ve Razi’den olacaktır.

Al-i İmran 188: O, yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övünmek isteyenleri sakın azaptan kurtulmuş zannetme. Sakın bunu sanma. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Ey Muhammed, senin Peygamberliğini insanlardan saklayarak, yaptıklarıyla sevinen ve kendileri Allah’a ibadet etmedikleri halde, insanların, kendilerini "itaatkâr kullar" diye övmelerinden memnun olan ehl-i kitabın, Allah’ın azabından kurtulacaklarını sakın zannetme. Böyle bir taliminde sakın bulunma. Onlar için âhirette can yakıcı bir azap vardır.
Müfessirler bu âyette zikredilen insanlardan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Ebu Said el-Hudri ve İbn-i Zeyd’e göre bu âyet-i kerime bazı münafıklar hakkında inmiştir. Resulullah, savaşa çıktığında, bunlar savaşa gitmeyip yerlerinde kalırlardı. Resulullah döndükten sora da ondan özür dilerler ve savaşmadıkları halde, insanların, özürlerini kabul ederek kendilerini övmelerini isterlerdi.
b- Diğer bir kısım müfessirler ise bu âyet-i kerimenin, Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemişler ancak, Yahudilerin, hangi ameli işleyenleri hakkında nazil olduğu hususunda farklı izahlarda bulunmuşlardır.
aa- Said b. Cübeyr ve İkrime’ye göre bu âyet-i kerime, Finhas ve Eşya' gibi, insanları saptırmakla sevinen ve aynı zamanda insanların kendilerini, âlim olarak övmelerini isteyen Yahudi Hahamları hakkında nazil olmuştur.
bb- Dehhak, Süddi ve Abdullah b. Abbas’tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Resulullah’ı yalanlamada ittifak içinde olmaktan dolayı sevinen, aynı zamanda insanların, kendilerine "Namaz kılanlar, oruç tutanlar" diyerek övmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
cc- Mücahide göre ise bu âyet-i kerime Allanın, kendilerine verdiği Tevrat’ı değiştirmekten dolayı sevinen ve insanların bu değiştirmeden dolayı kendilerini Övmesini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
dd- Said b. Cübeyr’e göre bu âyet-i kerime, Allah’ın İbrahim (a.s.)ın ailesine verdiği üstünlüklerle sevinen ve bunların gereğini yapmadıkları hâlde insanların kendilerini övmesini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
ee- Abdullah b. Abbas’a göre bu âyet, Resulullah’ın, kendilerine bir şey sorması üzerine onu gizleyen, bu gizlemelerinden dolayı da sevinen ve aynı zamanda Resulullah’a verdikleri yanlış cevap ile de Resulullah ve müminler tarafından övülmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resulullah, Yahudileri çağırdı ve onlara bir şey sordu. Onlar, sorduğu şeye doğru cevap vermeyip gerçeği gizlediler ve başka bir cevap verdiler. Resulullah’ın yanından ayrılırken de, soruya doğru cevap vermiş gibi görünerek ayrıldılar ve bundan dolayı takdir edilmelerini istediler. Ayrıca doğru cevap vermemelerinden dolayı da sevindiler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.  [339]
ff- Katade’ye göre ise bu âyet-i kerime, Hayber Yahudileri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Resulullah’a gelmişler, sapıklıklarına bağlı oldukları halde, Resulullah’a tabi imişler gibi görünmüşler ve gerçekte iman etmedikleri halde Resulullah’ın kendilerini övmesini istemişlerdir. İşteâyet-i kerime bunları ifade etmektedir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, bu âyet-i kerimenin bundan önceki âyette belirtilen ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söyleyen görüştür.  [340] (Taberi)
Razi’de muhataplara ek olarak  “Bu ayet, bir savaşa Hz. Peygamber s.a.v. ile birlikte çıkmayan ve savaşa katılmadıkları için sevinen bir gurup münafık hakkında nazil olmuştur… “ sözü nakledilmiştir. Razi’nin kanaati ise “ayeti yukardaki manaların – Yahudi, Nasara, ehl-i kitap ve münafık- hepsine birden” hamledilmesi gerektiğidir. Razi sözüne devam ederek “insanoğlunun uygunsuz bir fiil yapıp ondan dolayı sevinmesi…” ‘insanoğlu’  vurgusunu da yapmaktadır.
    Razi’nin ayeti tefsiri de meallerde verilen manayı içerir mahiyettedir. Ve özellikle “bima etav” terkibinin manası “bima faalu”,‘yaptıkları’ ve farklı olarak ‘verdikleri şeylere’ şeklinde yorumlanmış. Sadece bir yerde bir nakil var ki o da Üstad Bediüzzaman’ın yorumunun kaynağı mahiyetinde olduğundan çok önemlidir. İleride bu noktaya değinilecek.
    18. Söz’de bu ayetin muhatabı doğrudan doğruya insanın nefsidir. Üstad “Nefs-i Emareme Bir Sille-i Tedib” tabiriyle doğrudan kendi nefsini muhatap almış ve “emmare nefisler” taşıyıcısı bizlere dolaylı olarak seslenmiştir. Yani Üstad’a göre ayetin muhatabı nefs-iemmare taşıyan herkestir. Üstad bu ayetin nefsin mahiyet ve yaratılış gayesini ders verdiğini izah ediyor. Hadisin nakledildiği dönemde küfür ve iman, hak ve batıl tam olarak ayrıştığı ve Yahudi, Nasara ve nifak sıfatları mücessem bir hâlde kişilerde tezahür ettiği için o dönemde bu ayetin muhatabının belli bir kesime atfedilmesi gayet makul gözüküyor ama hakla batılın içiçe girdiği, sahabe ve tabiin sonrası dönemde ve özellikle ahirzamanda bu hadisi, sıfatlarından ayırarak kişileştirirsek çok ciddibir yanlışa kapı açmış oluruz. Ayeti sadece zahiri manasıyla anlayıp sadece Yahudi nesline ya da Nasara milletine yada bir kısım din düşmanı mülhidlere münhasır zanneder ve nefsimizin nifak kokan tavırlarını Yahudice benciliğini ve Nasaraca esbapperestliğini görmezlikten gelirsek, hem ayetin terbiyesinden mahrum kalmış oluruz hem de nefsimizin kusurunu def etmemiş oluruz.
Özetle söyleyecek olursak tefsirlerin ya da meallerin çoğunda ayetin muhatabı olarak nefis yerine başka harici sıfat sahibi belirli bir zümre kabul edilmiştir. Oysa Risale’de muhatap her bir birey ve o bireylerin nefisleridir. Bu Kur’an’ın evrensel ve zamanlar üstü konumuna daha uyan bir metottur. Kur’an’ı kim okuyorsa ayetin muhatabı da odur; onun terbiye görmemiş nefsidir.
Yine bu ayetin tefsirinde diğer tefsirlerden ve bilhassa meallerden farklı olarak ayetteki bir kelimeye yüklenen anlamdır. Özellikle bu mesele Risale’ye eklenen meallerin Risale’de anlatılan hakikati nasıl perdelediği açısından çok önemlidir diye düşünüyorum.

الرَّحِيمِالرَّحْمَنِاللَّهِبِسْمِ

“Nefs-i emmâreme bir sille-i tedib:

Ey fahre meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim!”
Burada Üstad’ın doğrudan nefsi muhatap aldığını açıkça görüyoruz. Nefsin vasıfları insanın bu ayetin ikazına neden ihtiyaç duyduğunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir anlamda bu vasıflar, “yefrahu” kelimesinin kapsamına girmekte ve onu şerh etmekteler.Yani bu ayeti;“ey!  fahre meftun –övünmekten hoşlanan- , şöhretin tutsağı olmuş,medhe düşkün -başkalarının övgüsünü arayan- , bencillikte sınır tanımayan nefis sahibi olan insan” şeklinde okuyabiliriz.
“Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâva ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.”
Burada tefsirlerin çoğunda “bima etav” terkibinin manası “bimafaalu” – yaptıkları- şeklinde ya da daha farklı olarak “bima aatev”,‘verdikleri şeylerle’ şeklinde yorumlanmış. Yani övünülen şeyleri yapan bizzat insan olarak ele alınıp öyle yorumlanmış. Yani yaptıkları fiille övünen- burada dikkat çekmek istediğim husus ‘övünmeden’ ziyade ‘yaptıklarıyla’övünme kavramıdır. Razi ayrıca bu kelimeyi Hz. Ali’nin  (r.a) “bima utu” ‘kendilerine verilen şeylerle’ şeklinde okuduğunu vurgular ki bu okuyuş şekli Üstad’ın yorumunun kaynağını teşkil eder. Yani Üstad yukardaki açıklamada “ona takılan” ve
“sana yüklenen” ifadeleriyle bu terkibe “kendilerine takılan yada yüklenen hasenata, iyiliklere yani nimetlere sahiplenmek, onlarla övünüp gururlanmak” anlamını vermektedir. Şimdi meal olarak verilen “yaptıkları kötülüklerle- yada sadece yaptıklarıyla- övünen” tabiri nerede “kendilerine yüklenen ya da takılan nimetlerle övünen” izahı nerede. Biri kişiye fiili ve hatta kötü fiili verirken Üstad, fiili Yaratıcı’ya veriyor üstelik nimetlendirme olarak. Aradaki anlam farkının ne kadar büyük olduğunu görebilirsiniz. Meal Üstad’ın vermek istediği mesajın neredeyse tam tersi. Yaptığı kötülüklerle övünen ile kendisine takılan nimetlerle övünen tabirleri ciddi bir ontolojik farklılığı vurguluyor. Birinci ifade mutezilevari, fiili insana veriyor- hatta hayrın insana verilemeyeceğine dair hükme ters düşmememek için ‘kötülükler’ sıfatı ilave edilmiş. (Burada kişinin niyeti farklı olabilir kişi fiile kesb anlamı yüklemiş olabilir. Biz sadece metni sorguluyoruz.)Üstad ise fiili Allah’a veriyor- nimet verici olarak insandan sudur eden bütün fiillerin yaratıcısı olarak- insana ise o fiil üstünde mahlûk olmayan kesbi veriyor. Bu da ciddi bir itikadî duruşu ilan ediyor. Kelimeleri seçmedeki itikadî hassasiyeti gösteriyor. Bu şekilde küllî nazara sahip olmayan birinin ya da birilerinin Risaleler’e müdahale etmesi –meal yada tercüme ilave etmesi- geçekten garip ve veballi bir durum.(Risaleler’e sonradan eklenen ayet ve hadislerin mealleri; kelime ve kavramların anlamları; ansiklopedik bilgiler Risale müellifinin mana-yı muradına ne derece hizmet ettiği ayrı bir yazı konusudur. Risale metinlerindeki kelimelere verilen anlamlar hangi sözlükten, kimin bilgisine dayanılarak verilmiştir? Bu husus Risaleler’i “sonradan eklemelerle” yayımlayanların sorumluluğundadır. )
“Hâlbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'-i ihtiyarınbulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun.”
Bu ifadelerden de kesb ile fiil arasındaki farklılığı ve dolaysıyla cüz-i iradeden kastedilenin ne olduğu dersi verilmektedir. Meallerde verilen izahlar bu anlamı vermek şöyle dursun hatta perdelemekte ve örtmekteler. Altı çizili ifadeler kesbin anlamını bize öğretmektedir. Yaratılmamış ama yaratılmış şeyler üzerindeki vehmî malikiyet iddiası kesbin menfi kullanılışına örnek teşkil etmektedir.
“Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinliktedir.”
Bu ifadelerde de kesbin müsbet kullanılışı gösterilmektedir.
“Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabûletmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yâni fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz.Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir Sûrettekabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlahiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıd bir Sûret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefisperest, tabiatperestgâyet ahmak, gâyetzâlimdir.”

Bu ifadeler cüz-i iradenin mahiyeti, yaratılış maksadı, konumu ve işlevi hususunda itikadî perspektifi ortaya koymakta; insanın yaradılışa müdahalesini –tesirini- reddetmektedir. Yani gözünü açan, göze yollanan hadsiz nimetleri kabul etmiş ve kendine mal etmiş olur. Gözünü yuman, var olan hadsiz güzellikten mahrum kalmış olur, bu mahrumiyetin faili ise kendi olur çünkü gözün kapalı kalmasını tercih etmekle onların âlemine girmesine mani olmuştur. Nisbi –kişisel-  şerrin mercii olmuştur.

“Hem deme ki: ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.’Zira, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.”
Bu ifadelerde ise kendisine takılan güzelliklerden dolayı bir kemalat kazanma iddiasında olan nefse bir cevap var. Kirli ve kara bir tabak, içinde bulunan elmasın değerini düşürmediği gibi artıramaz da ve hatta kendi değerine de bir şey katmış olmaz. Değer, elmasa aittir. Elmas o tabağı aydınlatır ama tabak aydınlığın sahip olamaz. Elmasın gitmesiyle karanlıkta kalır. Bizler ayna gibiyiz, üzerimizde güzellik yansır, o güzelliğin sahibi, kaynağı değiliz. Ancak o güzelliği üzerimize yansıtana teşekkür etmek suretiyle güzelliğin bizde yansımasının devamını isteyebiliriz. Aksi takdirde güzellik elimizden çıkar, mahrumiyetin elemi üzerimizde kalır. Ayrıca burada -özelde esbabperest Nasara’ya, genelde tüm nefislere- bir gönderme yapılmakta; sahabenin nakletmiş olduğu yorumlara da açıklık kazandırılmaktadır.

“Hem deme ki: ‘Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’Hâyır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünki herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.”

Burada ise Bediüzzaman’da, esbabın tesirini reddetmedeki hassasiyetin kemaline şahit oluyoruz. İnsanın nimete mazhar edilişinin sebebi insanda bulunan bir kemalat değil, tam aksi ondaki kemalsizlik,acz ve fakra binaen olduğunu vurguluyor. İki dilenci arasında daha fakir ve perişan olana verilen fazla para onun meziyetinden dolayı değil, onun ihtiyacından dolayıdır. Bundan dolayı insan gururlanıp fahredemez. Ayrıca burada kendilerinin seçilmiş bir kavim oldukları iddiasıyla övünen Yahudiler’e de bir gönderme var.

Haşiye: Hakikaten ben de bu münazarada Yeni Said’in nefsini bu derece ilzam ve iskat etmesini çok beğendim ve ‘Bin Bârekâllah’ dedim.

Abdurreşid Şahin

22 Nisan 2012 Pazar



SEN OLMASAYDIN...
HER BİR kar tanesi, Rasulullahın risaletine şahitlik eder mi dersiniz? Yine bir kış mevsiminde karlar dünya semasında daha yeni yeni yazılıyorken okuduğum kitabın birinde kıyas ve hüküm çıkarma ile ilgili bir metinde “Mesala kar tanesinin risalete şahit olamayacağı gibi” diye bir ibareye raslamıştım. Belki yazar konunun bağlamı gereği doğru kullanmıştı cümleyi; ama benim zihnim konudan koparak 18. Söz’ün 3. Notası’na gitti. O ve benzeri yerlerdeki izahlardan aldığım cesaretle, “Evet her bir kar tanesi Muhammed aleyhisselamın risaletinin şahididir.” diye haykırmak geldi içimden. Eğer her şey “lâ ilahe illallah”ın şahidi ise aynı zamanda “muhammedurrasulullah”ın da şahididir, demektir.
Mesela zihnimizde bir tablo canlandıralım. Bir el ve bu elde mükemmel bir şekilde derlenmiş bir çiçek kokteyli bulunsun. Bu el bu demeti birine veriyor veya uzatıyor bir halde olsun. Tablonun diğer tarafında bu çiçeğin muhatabı var; fakat biz göremiyoruz. Şimdi düşünelim, sizce son derece sanatlı ve görenleri hayran bırakacak derecede mükemmel derlenmiş bu buketin muhatabı kim olabilir? Mesela cansız ve hissiz diye nitelediğimiz bir taş olabilir mi sizce? Ya da canı olduğu halde zevk mevhumundan mahrum bir bitki. Veya hayatı ve şehveti olduğu halde şuuru olmayan bir hayvan. yahut aklı, şuuru ve şehveti olduğu halde güzel bir ağacı görüp de ondan çıkacak kalası tasavvur eden bir beşer. Sanattan anlamaz, latif duyguları gelişmemiş, tabiri caizse kalas gibi bir insan. Elbette, olamaz, dersiniz herhalde. O özel bir mesaj şeklinde dizayn edilmiş ve birbiriyle muhteşem uyumlu çiçeklerden ve renklerden derlenmiş demetin muhatabı en azından mesajı anlayacak zekada ve güzelliği farkedip takdir edecek incelikte biri olmalıdır. Yoksa çiçeği o şekilde dizayn eden, onca işi boşuna yapmış olacaktır.
Şimdi temsili biraz daha genişletelim. Bu çiçeği derleyenin herşeye gücü yeten, yaptığı hiçbir işte israf etmeyen, sonsuz maharetli, maddî ve manevî âlemlere hükmeden, yoktan varetmeye muktedir bir sanatkâr olduğunu tasavvur edelim. Ve derlemiş olduğu o bir buket çiçekte sureti bir gül olan ve üzerine serpiştirilen şebnemlerin gözbebeğinde sayısız çiçeklerin görüntüsünü ve rengini barındıran, her bir kıvrımında hadsiz mânâlar yüklü, baştan sona sırlarla örülü bir gül. Baktıkça anlam katmanları derinleşen, derinleştikçe kalbe ebedî lezzetlerin kokusunu devşiren güzeler güzeli bir mucize olsun o çiçek. İşte böyle bir çiçeğin gerçek muhatabı ancak çiçekteki bütün güzellikleri görebilecek ve sanatkârın o güzelliklere ve kıvrımlara yüklediği mânâları fark edecek ve anlayacak; çiçeğin üstündeki sır perdelerini açıp sanatkârın özel mesajlarını okuyabilecek biri olabilir. Hiç israf etmeyen ve hiç abes iş yapmayan bu sanatkâr. Sanatını anlamlandıran böyle biri olmasa bile yoktan var ederdi herhalde. Kemalde olan cemalini abesiyet ve anlamsızlık karanlığından kurtarırdı şübhesiz. Yoksa muhatapsız kalan o çiçek, kendisi solduğu gibi sanatkârının da güzel sanatlarını soldurur. Güzelliği çirkin ederdi. Her şeye kudreti yeten, sonsuz güzel ve sınırsız merhametli, sanatını hadsiz bir muhabbetle seven o sanatkâr böyle bir çirkinliğe müsaade etmez ve sanatını ve kendini çirkinleştirmez elbette. Kainat tüm güzelliği ile bu hakikatın şahididir. Tek bir güzelik bile bunun zıddını reddeden güçlü bir delildir zira.
İşte her bir güzel şey ve hatta bir kar tanesi sırtında bütün zaman ve mekânlardaki kainatı taşımakta. Beni yapan bütün kâinatı bütün zamanlarda yapmaya muktedir biri olabilir, diye ilan etmekte. Evet bir kar tanesi bütün kainattan süzülmüş mükemmel bir sanattır. Ona dikatle bakacak olursanız ve üzerindeki mânâyı okursanız onun varlığının tüm kainatın varlığına denk olduğunu görebilirsiniz. O kar tanesi hikmet lisanıyla, beni yapan ancak bütün kâinatı yapan olabilir, diyecektir. İşte nasıl her bir güzel şey ve de bir kar tanesi mucizevî varlığı ve güzelliğiyle kendisini var eden hadsiz maharetli Sanatkârını tanıtıp şahitlik ediyorsa, aynı şekilde o sanatkârın sanatının bütün inceliklerini anlayan bütün esma ve sıfatlarıyla tanıyıp tanıtan Muhammed (asm)ın risaletinin de şahidi ve ilancısıdır.
Evet elinde taşların dile gelip zikrettiği, ağacın, taşın dağların, kurdun, kuşun nübüvvetine şehadet ettiği o kudsi zat bütün kâinatın şehadetiyle âlemlerin Sultanının kulu ve rasulüdür. Biz de ona ve onun Rabbine şehadet eden mevcudat adedince salatü selam ederiz.
Öyleyse koklayın her bir kar tanesini yada baharda yağan renkli karlar misali çiçekleri. Nasılda muhammedin (sav) kokusu gelmekte onlardan. Koklayın da henüz akitli oldukları rablerine şahit tutsun sizleri. Rabbin iltifatını okuyun o fermanlarda. Alemim nur ile nasıl beyazlatıldıgını gözlerinizle şahit olun. Aleme rahmet olan ‘levlakelevlak’ın muhatabı olan rasulün gönüllerimize taht kurmasına izin verin. Karın dünyayı temizleyip bembeyaz yapması misali oda dünyamızı nuruyla temizleyip çirkinliklerimizi örtsün. Onsuz başlamayalım hiç bir amele. Onun nurunun değmediğ bir amel zulmet karanlığında kalır hiç olur zira. Sen olmasaydın demiş kainatın sahibi olmazdı kainat. O halde kainatımızı yokluktan kurtulması onun nuruna bağlı. Onun nurundan nur alsın varlığımız her dem. “Lema halaktü”de yazılmasın, onla olsun beka bulsun her anımız. O halde onun dediği gibi diyelim bizde:
Yarab eşyayı bize hakikatı ile tanıt.
Ve bizi senin ve risalet-i Ahmediyenin şehidi ve şahidi kıl. Âlemleri ve âlemimizi onun nuruyla nurlandır. Bizi hakikat-ı Muhammedide yaz. Onun şeriatı ile dünyayı ve dünyamızı, hayatı ve hayatımızı zinetlendir. Herbir şeyde onun kokusunu alalım ve âleme onun kokusunu yayalım.
Amin
ABDURREŞİD
ONA DAİR....
GÜL VE BÜLBÜL
O VARMIŞ, yok yokmuş.
Ezel zaman dışında ebed kalbin içindeymiş.
Yaratıklardan öte, ama her şeyden yakın, bir sultan varmış. Bu sultanın bir de, gözlerin hiç görmediği, hayalin tahattur bile edemediği, akıllara sığışmayan güzellikte bir bülbülü varmış.
Sultan bir gün bülbülüne, hükmettiği âlemleri göstererek “Bütün bu âlemleri senin için besteledim. Git, gez âlemlerimi de o besteyi bana oku. Ben de kendi bestemi senin sesinden dinleyeyim.” der ve bülbülü uçurur varlık âlemlerine.
Bülbül âlemlerde bestelenen bütün sadaları dinler. Semanın eşsiz derinliklerinde devasa notalarla kusursuzca nazmedilmiş manzumeleri okur. Üzerine milyarlar yıldız şebnemleri kondurulmuş galaksi güllerinden bir demet musika-i ilahi devşirir. Vecd ve şevk ile âlemleri seyrederken gözüne küçük bir gezegen ilişir ve merakı onu oraya cezb eder. Dünyayı baştan başa dolaşır ve dinlediği eşsiz besteler karşısında hayranlığını gizleyemez. Hele bir tanesi onu kendinden geçirir. Seher vaktinin serinliğinde helezonik şebnem notalarıyla bezenmiş kadife sayfalı gül güftesini görünce, tüm âlemin o gülde bestelendiğini farkeder. Sultanının eşsiz sanatı karşısında secdeye kapanıp “Senin sanatın seni en güzel şekilde övmekte, ben seni layıkıyla övemem.” der. Sonra beste yerine sultanına götürmek üzere o Muhammedî gülü dalından koparıp efendisine götürür. Ve ona, “Sana bütün kâinatın bestesini getirdim, ben bundan daha mükemmel beste dinlemedim. Senin sanatını bu GÜLden daha güzel besteleyen ne olabilir ki?” diye arz-ı hal eder.
Sultan tebessüm eder bülbüle. Ve ona “Bu gül benim aynamdır. Kim ona bakarsa beni bütün haşmetimle görmüş olur. Halbuki ben görünmez bir hazineyim. Hazinenin anahtarı da bu gülde saklıdır. Ve sen ey bülbül, bu gülün okuduğu bestesin. Kim sana kulak verirse gül destesinin bestesini benden işitmiş gibi olur. Ben gülde kendimi seyreder sende de esma ve sıfatlarımı sergilerim. Böylece senin gözünde kendimi seyrederim. Gören de ben, işiten de benim. Bütün görmeler ve işitmeler bendendir.
Hadi şimdi git, bu gülü nasıl bestelediğimi gör ve güle âşık bülbüleri bul ve bana çağır. Zira her gülde görünen benim ve her bülbül beni besteler.”
Bülbül uça uça dünyaya ulaşır. Fakat bu kez gördüğü manzara onu şaşırtır. Burası ölüler diyarı olsa gerek, güzellikten pek nasibi olmamiş galiba diye düşünerek yere alçalır. Gide gide bir mezarlıgın içine girer kuru bir dalın üzerine tüneyerek etrafını seyretmeye başlar. Manzara gerçekten de etkiler onu. Mevsimlerden kış ve her şey bütün güzelliklerinden soyulmuş haliyle çırılçıplak durur bülbülün önünde.
Toprağın yeşilden mahrum karası, semadaki bulutların karalar üstüne düşmüş karası, ağaçların iskeletlere dönmüş haliyle birlikte mezartaşlarının yosun tutmuş karaltısı etrafa kasavetli bir hava katıyordu. Kimsesizlik, yoksulluk ve yosunluk bütün her yeri kaplamıştı.
Hüzünlenir bülbül yoksulluğun ve yoksunluğun acısını ta yüreğinde hisseder. Gözleri mezarların üstünde gezerken kulağına derinden bir takım sesler gelir. Bir an gözündeki perde kaldırılır ve toprağın altında yatan tohumları farkeder. İyice kulak verdiğinde o seslerin tohumların kalplerinin haykırışı olduğunu anlar. Hayat sahnesine çıkma arzusunun ifadesi olan “vucut vucut” sadalarını işitir.
Bülbülün kalbindeki hüzün iyice derinleşir ve yüreği o acizlere karşı sınırsız bir şefkatle dolar. Onların kalbinde aşk-ı bekayı okur ve lisanı “yokluktan varlığa çıkış” bestesini terennüm eder.
Bülbülün acı acı inleyişi âlemi hüzne boğar bütün âlem, “Evet evet evet biz de istiyoruz ey sultanımız.” diye haykırır semaya. Derken kara bulutlar semanın yüzünden çekilir, güneş gülümser varlıkların yüzününe. Kasavetli dağların yüreğindaki buzlar çözülür, ırmak ırmak yaşlar akıtır ovaya. İçindeki varlık coşkusu taşar, güneşin ellerinde ulaşır semaya.
Ve semayı bu kez rahmet bulutları sarar. Bülbül vecde gelir bu kez de “hayat” bestesini işttirir bullutlara. Bülbülün hoş nağmesiyle çoşan bulutlar şimşekler çakarak rad ile konuşturur semayı. Ab-ı hayatı kızıştırır. Kara toprağın ölü bedenine hayat öpücüğünü kondurur. Tohumların yüreğine dokunur hayat. Baharla yeşil yeşil gülümser dünya. Yanağına pempe çiçekler kondurur. Fakir toprak fahr eder sultanın ikramıyla. Fakrı fahr olur, baharın gülümseyen yüzünde okunur.
Bu sefer aşkın bestesini seslendirir bülbül şevkle. Yüreği lisanında dillenir. Çiçeklerin âşıkları doldurur âlemi, kelebekler latif öpücükler kondurur bahara. Arılar muhabbeti dokur bal dudaklarda. Ve gül bahara gülümser. Bülbül hayran olur. Kalbinin kanıyla boyar onu. Âlemi onunla güldürür.
Derken bir insan gelir dünyaya. Ellinde gönül sepeti. Saldırır etrafa. Elinde neyi tutarsa soldurur. Sepetine sığdıramaz âlemi. Yüreğini ıssız çöle döndürür.
Ve bülbül “beka” bestesini okur gülün başında. İnsan, “Evet, işte benim bestem.” Der, yönelir güle doğru. Gül gülümser insana. İnsan gülde bütün âlemleri görür. Bülbülün terennüm ettiği bütün nağmeleri, mücessem halde gülün yüzünde okur. Tohum olur, gül ve bülbülün nağmesiyle kâinat çıkar içinden. Ve insan, sesin geldiği yöne bakar. Bülbülü farkeder. Bülbülün tüyleri renkten renge bürünür dev bir zümrüd-i anka görünür ona. İnsan, “Ya baki!” der ve ankanın sırtına biner. Tam kuş uçacakken insan güle uzanır. Başına taç yapar onu. Kuş uçar semaya, insan da ulaşır en son noktaya. Sunar tacını sultanına. Ve sultan gülümser ona.
Güller, son defa yazılsa bahara
Bülbüller son defa dokunsa kulağa
Kelebekler son kez kanatlansa semaya
Güneş son kez veda etse dünyaya
Ve bakışın, son bakış olsa bana
İstemem asla istemem derim

Güller hiç solmasın isterim
Bülbüller asla susmasın derim
Varlığıysa ölesiye severim

Ben bekanın âşığıyım dostlar
Fani sevmeler benim neyime

Bekası olmayan aşklar beni soldurur
Şu fani ömrüme hep elemler doldurur.
AŞK ANCAK SAHİBİNİ BULURSA GÜLDÜRÜR.
ABDURREŞİD

3 Mart 2012 Cumartesi


               EZAN HER AN KALPLERDE DUYULUR

Hayatın her anında ezan okunmaktadır ve insan her an ubudiyetle; ubudiyetin özü olan zikri, fikri ve şükrü hayatının tamamına yayıp Rabbe kulluğunu ifa etmekle mükelleftir. Zira Rab her an ona farklı bir esmasıyla muhatap olup kendini insana tanıtmakta ve sevdirmektedir. İnsanın vazifesi de O’nu tanıyıp sevgisine, muhabbetle karşılık vermektir.
Esbabın vazedilişinin çok hikmetlerinden bir hikmeti de esma-i hünsanın talim edilmesi ve tanıtılmasıdır. Bu anlamda âlemde sürekli ezan okunur, insan; Rabbe itaate ve Rabbi tanımaya davet edilir.
Esbap, ubudiyete davet manasında bir nevi ezandır ve iktiza ettiği ubudiyete kulu davet eder. Nasıl mı? Mesela açlık, bir nevi ezandır. Kişiyi Rezzak-ı Hakiki’ye ubudiyete davet eder. Kul açlığı hisseder hissetmez Rabbinin emrini alır. Rızkın,  esbaptan değil de Rabbinden geldiğini hatırlamak suretiyle esbaptan temizlenmek manasında abdest alır. Mutfak mescidine yönelir. Rezzak olan Allah’a ubudiyete niyet ederek nimet üzerinde Rabbinin ismini zikrederek ‘yeme’ ibadetine başlar. Rezzak olan Rabbinin huzurunda O’nun nimetlerini zevk içinde tefekküre dalar. Açlığı giderenin O olduğuna bizzat ve bilfiil şahit olur. Nihayetinde O’na memnuniyetini ifade babında şükürle yemek ibadetini bitirir ve kulağını okunan yeni ezana diker. Kuddüs ismine şahitlik etmek anlamında el yıkama ubudiyetini yapar, temizliği kendine sevdiren Rabbine şükreder.
Evet, susuzluk da bir ezandır. Kulu saki-i hakiki olan Rabbin ubudiyetine davet eder. Kul, Resulullah’a uyma niyetiyle musluk mescidinde suya yönelir. Onun dergâhı-i izzetinde diz çöker, besmele çeker, sağ eliyle suyu ağzına götürüp susuzluğunu gideren Rabbe tanıklık eder. O nimetin hakiki sahibini fikreder ve nihayetinde O’na şükrederek başka esmanın huzuruna avdet için huzurdan ayrılır.
Hastalık dahi bir ezandır. Sıhhat vererek daima insana şifa veren Şafi’yi hatırlatmak ve o nimetin şükrüne/ibadetine davet manasında bir ezandır. Kul, ezanı işitmek suretiyle şifanın kaynağının ilaçlar yahut başka esbaplar olmayacağını ilan sadedinde esbaptan temizlenme abdestti alır. O’na itaat niyetiyle Şafi-i Hakiki’yi zikir babında ilaca ya da tabibe yönelir. Rabbe iltica eder, O’ndan medet umar ve bu surette hali tefekkürü yapıp Rabbini tekbir eder. Sonra afiyete ulaştığında Rabbine hamd ile şükrederek Şafi ismine bilinçli bir ayinedarlık eder. O ismin zikri, fikri ve şükrü anlamında kulluğunu ilan eder.
Def-i hacet ihtiyacı da bir nevi ezandır. Kulu ubudiyete davet eder. Kul habis olan şeytandan ve necasetten Allah’a sığınmak suretiyle Rabbini zikreder. Resulullah’a iktidaen sol ayağıyla helaya girer, zararlıyı vücudundan atıp faydalıyı vücudunda bırakan Rabbini fikreder. Sonra rahatlar ve muzırratı def ettiği ve menfaatliyi kendine ihsan ettiği için Rabbine şükrederek ayrılır.
Bu anlamda her ihtiyaç bir ezan olur ve o ihtiyacın karşılanmasına bakan esmayı tanıma ubudiyetine kulu davet eder. Kul, esbaptan tecerrüt manasında nimeti Rabbinden bilerek manen abdest alır. O esmayı zikre niyet ederek besmele ile ihtiyacına yönelir. İhtiyaç vermek ve ihtiyacını karşılamak suretiyle esmasını tanıtan ve o esma ile kuluna sevgisini bildiren Rabbini tefekkür eder ve muhabbetine memnuniyet ve rıza ile karşılık vererek şükreder.
Bu anlam da musibetler de hastalık gibi birer ezandır. Kulu menfi ibadete sevk eder. Gaflet vesilesiyle unuttuğu Rabbin o musibete bakan esmasını yad eder ve O’na yönelmek suretiyle ubudiyetini ifa etmiş olur.
Hatta diyebiliriz ki yine bu anlamda günahlar da birer ezandır. Ve kalbe yaşattığı sıkıntı ve pişmanlıkla kulu Gafur olan, Tevvab olan Rabbin huzuruna davet eder. Kul, Rabbini hatırlar, O’na yönelir, O’nu zikreder. Pişmanlığını ilan ederek istiğfar ibadetini yerine getirir. Sonra kendisine pişmanlık nasip edip onu huzuruna kabul eden merhametli Rabbine şükreder.
Özetle, tüm başlangıçları, tüm mazhariyetleri, tüm bitişleri, tüm duygulanışları, harekete sevk edici unsurları birer ezan olarak algılayabilir ve her anımızı ubudiyetle geçirebiliriz. Hatta sadece kendi ibadetimize değil bütün mahlûkatın ubudiyetine bakan veçhesiyle âlemde her an okunan bir ezan ve her an o çağrıya kulak veren abdleri müşahede edebiliriz. Mesela havaların ısınması ve baharın gelişi bir ezandır. Tüm tohumları ve ağaçları ubudiyete davet eder. O mahlûkat acz ve fakr lisanıyla kendi tesirlerini ret manasında abdest alıp çiçeğe ve yaprağa dururlar. Çiçeğin ve yaprağın lisan-ı hâliyle o nimetler üzerinde tecelli eden esmayı zikrederler ve zişuurun zikrine vesile olurlar. Cemil olan, Sani olan, Müzeyyin olan, Latif olan Rablerini ilan manasında ubudiyet-i fıtriyelerini yaparlar.
Sıcaklarla birlikte yazın gelişi de bir ezandır. Tüm ağaçlar acz ve fakr lisaniyle besmele çekip meyveye dururlar. Rezzak olan, Şafi olan, Rahim, Hakim, Halim, Habir, Sani, Musavvir olan ve hadsiz esma sahibi olan Rablerini, Yaratıcılarını âleme ilan manasında fıtri ubudiyet vazifesini yaparlar. İnsan da onların bu ubudiyetlerine şahitlik etmek suretiyle kasdi ve şuuri ubudiyet-i mahsusayı yerine getirmiş olur.
Daha bunlar gibi ezana muhatap olan hadsiz mevcudatı sayabiliriz. Doğuşlar batışlar, açılışlar kapanışlar; arzu edişler reddedişler; meraka, hayrete, muhabbete, tefekküre hatta adavete ve öfkeye sevk eden her şeyi birer ezan olarak görebilir, onlara müteallik olan esmanın talimi manasında ubudiyet-i insaniye ile mukabele edebiliriz. 
İşte âleme bu nazarla bakan bir kul, her an Rabbinin çağrısını işiterek ‘lebbeyk’ diye mukabele eder. Kendini tanıtan ve esmasıyla sevdiren Halik’ını esbap vesilesiyle tanır ve O’na muhabbetle mukabele eder. Her an huzurda abd olur. Huzur-u daimiye muvaffak olur.
Rabbim bizleri her an esma-i hüsnana davet manasında yaptığın çağrıya uyup hadsiz esmanı tefekkür ve ilan manasında ubudiyetimizi yapmaya (en azından niyeten) muvaffak eyle. Her an senin zikrinde, şükründe, fikrinde bizleri yaşatarak hüsn-ü ibadetle sana mukabele etmeyi nasib eyle. Âmin.

Abdurreşid şahin.

21 Şubat 2012 Salı


             Ahiret Var mı, Delilin ne?

Bir kişinin ahirete dair sorusu, kuşkusu ya da şüphesi varsa bu insana öncelikle Allah’a iman anlatılmalı diye düşünürdüm ama artık öyle düşünmüyorum. Evet problemin kaynağı Yaratıcı’ya imana dayanır fakat çözüm problemin kendisinden hareketle bulunmalıdır. Zira kişinin Yaratıcı ile olan problemi o noktada düğümlendiğini gösterir. O problem Yaratıcı ile arasına giren bir perde gibidir. O perdeyi aralamalı ki düğüm çözülsün. Goethe’nin deyimiyle şeytanı girdiği delikten çıkarmalı. Biz de önce kişinin o düğümünü çözmesine yardımcı olmalıyız. Zira iman bir bütündür, özellikle ahirete iman Yaratıcı’ya imanla kopmaz bir bütün teşkil eder. Biri diğerinin hem mütemmimi hem açıklayıcısı konumundadır. O yüzden nereden başlarsak başlayalım aynı neticeye ulaşırız. Bu hususu şöyle bir diyalogla açıklamaya çalışalım:

ATEİST: Öldükten sonra ne olacağımızı merak ediyorum. Acaba ölüm geçekten bir son mu? Bu konuda sizin görüşünüz ne?
ABDULLAH: İçinden bir ses ölümün varlığını ya da yok olmayı kabul edemiyor değil mi?
Ate: Evet ama bu kaçınılmaz bir son, öyle değil mi?
Abd: Bir yönüyle öyle. Fakat insanın yaşama karşı duyduğu bu şedit arzuyu tahlil etmek gerekir. Ölmeyi ve yok olmayı istemiyorsun değil mi?
Ate: Elbette bunu kim ister ki? Aslında ölümü isteyenler de bence yokluğun kaçınılmaz bir son olduğunu yani yaşamın sonsuza dek sürmeyeceğini düşünmelerinden kaynaklanıyor. Yani sonunda bitecekse eğer bir an önce bitsin. Çünkü uzadıkça çekilen acı da uzuyor.
Abd: Yani içinde sonsuza dek yaşama arzusu var öyle mi?
Ate: Evet ama acı çekerek ve hayatın ağır yükünü taşıyarak değil?
Abd: Peki hiç düşündün mü içinde bu hiç ölmeme, dolaysıyla sonsuza dek yaşama isteği nereden geldi?
Ate: Bir yerden gelmedi, kendimi bildim bileli orada duruyordu.
Abd: İlginç olan aynı duygu bende de var ve ben bu duyguyu içinde taşımayan bir insana daha henüz rastlamadım.
Ate: Yani…
Abd: Yani içimizde nereden geldiğini bilmediğimiz bir duygu var ve yine şaşırtıcı olan bu duygu bütün insanlarda ortak. Bu ne anlama geliyor?
Ate: Sence ne anlama geliyor?
Abd: İnsanın hiç karşılaşmadığı bir şeyi istemesi şaşılacak bir durum. Sonsuzluğu görmeyen bir insan sonsuz yaşamayı isteyebiliyor. İlginç olan bir diğer durum da bu isteğin sadece kendisine has olmayışı. Gelmiş geçmiş her insanda bu istek var; bu nasıl mümkün olabilir?
Ate: Nasıl?
Abd: Bu ancak tüm insanların aynı duygu ile donatılmış olduğunun göstergesidir. Bu duyguyu içimize kim koymuşsa, hepimizde aynı duygunun varlığıyla, hepimizin yaratıcısı da o olduğu aşikârdır.
Ate: Neden öyle olsun ki?
Abd: Kâinata ve yaratıkların hepsine dikkat et. Aslında bu arzunun her bir şeyde de var olduğunu göreceksin. Adeta her şey yokluğa ve ölüme meydan okumakta. Mesela ağaca bak, bir tohumdan binlerce hayat fışkırıyor. Bir balık kendi hakikatini devam ettirmek istercesine binlerce yumurta yumurtluyor. Tohumla yumurtalar eşeyli-eşeysiz bölünmeler ve sürekli vuku bulan çoğalma isteği bunun göstergesi. Tohumun kalbinde sonsuza dek yaşama isteğinin var olduğunun göstergesi onun sayısız meyve veren bir ağaca dönüşmesi ve sayısız benzerinin onun kalbinden çıkmasıdır. Sivrisinekler, balıklar bakteriler, bölünüp çoğalan tüm hücreler bu isteğin tüm mevcudata potansiyel olarak var olduğunun göstergesi. Her şey kendi lisanıyla bu hakikati âleme haykırıyor. Her şeyde ve özellikle insanda var olan bu sonsuz yaşam arzusu ya da yok olmama isteği bizi her şeyin yaratıcısının tek olduğuna götürür.
Ate: Her şeyin aynı isteğe sahip olması tek bir yaratıcıya işaret etmesi makul gözükse de bu bizim onlara yüklediğimiz bir anlam olabilir.
Abd: Bu sadece bu istek için geçerli olan bir şey değil. Kâinatın başlangıcından bu yana işlevine baktığımızda bu hakikati her yerde görebiliriz. Kâinat adeta hayatı netice versin diye bu tarzda işlemekte ve her şey hayata hizmet etmekte. Bilimlerin varlığı bile buna şahit. Hikmet dediğimiz şey hep buna bakıyor. Hayatın varlığını engelleyecek sonsuz etken varken hayat devam ediyorsa hayat kastediyor demektir. Kâinatın başlangıcından bu yana insanın var olmamasına sebep olacak sonsuz sebep varken bu sonsuz sebebe rağmen insanın var olması insanın kastedildiğinin göstergesidir. Her şey her şeyle mükemmel bir uyum içinde hayatın varlığına hizmet ediyor ve kâinatın başlangıç anında ve şimdiye kadar bütün anlarda vuku bulacak küçücük sapmaların hayatın sonu demek olduğunu bilen biri her şeye rağmen hayatın sürdürüldüğünü görür. Kâinatın her bir varlığı ile uyum içinde devamlılığını sürdüren hayat, tüm kâinatın ortak isteğidir ki bunu meyvesi olan insanın kalbinde ve lisanında dilendirmektedir. O halde insanı yapan ve insanı tüm kâinatın bir meyvesi hükmüne getiren bütün zamanlarda bütün kâinatı da yaratmıştır. Bir şeyi yapan her şeyi yapan ve sonsuz kudret sahibi ve dilediğini irade eden ve yapan olduğunu kâinatın bu işleyişi ile gösteriyor.
Ate: Tamam diyelim ki tüm kâinatın ve insanın yaratıcısı tek ama yine de bu ölümden sonra bir hayatın varlığını göstermez. Peki ahiretin var olduğunu nasıl anlayabiliriz? Ahiretin varlığının delili ne?
Abd: Bizzat kalbinde olan ebediyet arzusunun kendisi ahiretin varlığının delilidir.
Abd: Anlayamadın biraz açar mısın?
Abdullah: Kalbime o arzuyu veren yaratıcı bana istemeyi vermek suretiyle verdiği ya da vereceği nimeti hatırlatıyor. Zira vermek istemeseydi istemeyi vermezdi. İstemeyi veren vereceğinden dolayı istetiyor. Tıpkı görmeyi veren ve isteten göz vererek gördürmesi ve görüntüyü yaratması gibi. Kulağı ve işitmeyi verdiği gibi o kulağın duyabileceği hadsiz sesleri de yaratmış ve bana işittiriyor. Mideyi vermiş, açlığı ona vesile yapmış, yiyeceğe karşı iştah yaratmış ve dilin tadabileceği hadsiz tatları ve tatmakları yaratmış. Bu âlemde neyi istetmişse onun karşılığını da yaratmış. Sonsuzluk bu âleme sığmayan bir nimet fakat onun verildiğinin delili içimizde olan sonsuzluk isteği. Ve Yaratıcı’ya ait tüm özellikler ancak ahiretin varlığıyla anlam kazanıyor. Aksi takdirde bütün güzel sıfatlar zıtlarına dönüyor. Rahmet azaba, hikmet abesiyete, adalet zulmete dönüyor. Yaratıcı sonsuz kudretiyle buna müsaade etmez. Kendi hadsiz güzel özelliklerini zıddına çevirmez. Bu âlem bunun şahididir. İçimizdeki adalet özlemi, rahmet beklentisi, anlam arama çabası, kusursuz güzelliğe duyulan aşk ve daimi sürur içinde ebedî yaşama arzusu bunun şahidi ve delilidir. İçinde kâinatı çınlatacak derecede haykıran ebediyet arzusuna kulak ver o seni Rabbin ile tanıştıracak. Ona kulak ver, o seni arzuna ulaştıracak. Zira O’nu bulan her şeyi bulur. O’nun her şeyin sahibi olduğunu bilene her şey vardır ve var olacaktır. Vesselam.
abdurreşid şahin

15 Şubat 2012 Çarşamba

BU BELDEYE ANCAK SEN YARAŞIRSIN

Yemin olsun o beldeye ki o belde benin sanatımın kemalde olduğunu haykırır. Tüm isim, sıfat ve şuunatımla vahdaniyetimi ilan eder. Evet bu belde yani kainat güzeldir, mükemmeldir. Benin bu kemalimin ve cemalimin en mükemmel muhatabı olan senin varlığındır. O yüzden böylesi mükemmel bir beldeye ancak sen yaraşırsın. Ancak senin varlığın helaldir ona ve o belde de sana helaldir. İkiniz birbirinize ne de güzel yaraşırsınız. (bakınız Beled suresi: 1., 2. ayetler)

Ayetin ilk iki ayetini bu manada anlarsak ‘levlake levlak’ sırrını bir nebze anlamış oluruz kanaatindeyim. O hadis-i kutsinin sıhhatinin hiç delili olmasa bile bu ayetin varlığı yeter de artar bile.

Evet Bediuzaman’ın bu kainatı mükemmel bir saraya, bir şehre ve bir memlekete benzetmesinden hareketle buradaki belde tabirini makro âlem olan kainata yordum. Yeminle başlamış olması o bedenin mucizeliğine, azamet ve mükemmelliğine delildir. Allah, kâinatı kendine şahit gösteriyor ve onunla inkara yeltenenlere meydan okuyor. Burada belde yani bir veçhesiyle kâinat övülmekte. Ve kâinatın övülmesine şahit olarak Rasulullah gösterilmekte. Bu manada ikisi birbirini öven ve iktiza eden iki ayrılmaz bütün olarak vurgulanmakta. Mükemmel bir sanat, sanatkârını övdüğü gibi o sanatkârın maksadını ve sanatının harikalarını ortaya çıkaracak bir muhataba (ya da Muhammedî bir bakışa) da işaret eder ve kendi kemal ve hakikatini ortaya çıkarması yönüyle de onu över.

Âleme baktığımızda bütün kâinat, hayata bakmakta, adeta hayatı netice verme gayesiyle çalışmaktadır. Bu anlamda hayatın menşei olan dünya, tüm âlemin gözbebeği hükmüne geçmektedir. Dünya ve dünya içindeki canlılar yaratılışından bu yana adeta insanı netice vermek için çalışmakta, dünya tüm mükemmel işleyişiyle insana hizmet etmektedir. Yani dünya, kâinatın meyvesi, insan da dünyanın meyvesidir. Zira kâinatta olan her iş hayatla anlam kazanmakta, tüm işleyiş hayatı netice verme kastıyla olmaktadır. Hikmet bunu söylüyor. Hayatı anlamlandıran ve hayatla birlikte tüm âlemi aydınlatan ise insandır. İnsan; aklı, bilinci ve ruhu vesilesiyle kâinatın anlamını sorgulamakta ve ona anlam katmakta. Yani Kâinatın Yaratıcısı, insanı yaratmak suretiyle insanı kendine muhatap yapmış. Bu muhatabiyetin en kemalde örneği de Muhammed aleyhisselamdır. Yani âlem sanki onu netice vermek için yaratılmış ve onunla anlamını bulmuştur.

Bir anlamda Yaratıcı, tevhide ve kâinatın sebeb-i vücuduna işaret babında tüm nazarların Muhammed aleyhisselamın yaşadığı beldeye yönelmesini arzu etmiş olmalı ki Kabe’yi kıble yapmış, kendine beyt yapmış. Yani Kabe, beytullah olmuş. Kâinatın hayat etrafında dönüşü hayatın insanı netice vermesi ve insaniyetin Muhammed-i Arabi aleyhisselamı netice vermesi ve Muhammed aleyhisselamın ve Rabbimizin kemalde tanınması hakikatinin sembolik ifadesi olan hac o beldede vuku bulmaktadır. Bu anlamda bu hakikate işaret manasında beldeden kasıt, içinde Beytullah’ı barındıran ve Allah’ın kelamının bir beşer lisanıyla yankılandığı belde olan Mekke’ye işaret etmektedir. Yaratıcı, o beldeye yemin etmek suretiyle kâinatın yaratılış amacına bizleri yöneltmekte, nazarları yine o beldeyi ve tüm kâinatı anlamlandıran ve Yaratıcıya kemalde bir ayna olan Muhammed aleyhisselama çevirmektedir.

Bu ayeti enfüsi âleme taşıdığımızda beldeden kasıt, maddi ve manevi kâinatın misal-ı musaggarı yani küçültülmüş modeli olan insandır diyebiliriz. Ve o, insan beldesini de anlamlandıran, doğrudan doğruya Yaratıcıya bakan insani pencere olan vicdana ve kalbe işaret edilmektedir ve insana helal olarak yaraşanın da akleden kalbe sahip olmasıdır diye anlayabiliriz. Zira Allah, yere göğe sığmayıp müminin kabine sığdığını söylemekle âlemde onu tanıtan ne varsa bunun müminin kalbinde yansıdığını, o kalbin tüm âlemde yansıyan Rabbin özelliklerini yansıtacak mahiyette olduğunu vurguluyor. İnsan, kalbinde vicdanı aracılığıyla ona konuşan Rabbini kâinat genişliğinde bir imanla tanıyabilir. Tüm âlemi ve onun mikro tezahürü olan kendini anlamlandırabilir. Yani özetle bir anlamda o belde insandır ve insaniyete yaraşan da kalbin ve vicdanın varlığıdır ki kalp bu manada kâinat beldesinde yaşayan Muhammed aleyhisselam gibidir. İçimizde Rabbin mesajını ilan eden elçidir. Akleden kalbinin rehberliğinde insan, tüm âlemi aydınlatan hakikate ulaşır. İnsan ve âlem o kalple anlam bulur. O kalp o beldeye yaraşır ve yakışır. Hill’lin bir anlamı da su içinde eriyip kaybolan şeker misali eriyen şeydir. Bu manada Muhammed alehisselamın getirdiği hakikat, kâinatın mayası hükmündedir ve o hakikat onunla mecz olmuştur. Yani Kur’an, kâinat olmuş, kâinat Kur’an’ı haykırmaktadır. Muhammed alehisselam da her ikisinin terennüm ettiği hakikati insaniyet formunda terennüm ettirmektedir. Netice olarak bu iki ayet hem kainata hem de onun anlamını terennüm eden, mucize beyan olan Kur’an’a; hem dünyanın bir nevi vahyi haykıran ağzı hükmünde müminlerin kıblesi ve Beytullah’ın mazrufu olan Mekke’ye hem de orada vahyi insani formda hâl, kal ve etvarıyla âleme dinleten Muhammed alehisselama; hem mahiyetçe kâinata denk âlem-i asgar olan insana ve o âlemde hakkın sözcüsü ve vahyin tasdik gerdesi olan kalbe yemin etmektedir.

Allahım! Kalbimizde seni bütün isimleriyle kemalde tanıtan Muhammed alehisselamla hayatlandır. Âlemi onun getirdiği şeriatle nurlandır. Onun elindeki Kur’an’ı âlemin aklı eyle ki tüm akleden kalpler onun nuruyla münevver olsunlar.

O bülbülü ve o bülbülün terennüm ettiği ilahi musikayı bu kâinat gülüne yaraşır kıldığın gibi kalbimizi de senin hanen olma şerefine yaraşır kıl ki bu belde seninle gülümsesin ve seni gülümsetsin. Âmin.

Abdurreşid Şahin

Not: İnşallah Rabbimin inayetiyle surenin enfüsi okunmasına devam edilecek.