22 Nisan 2012 Pazar



SEN OLMASAYDIN...
HER BİR kar tanesi, Rasulullahın risaletine şahitlik eder mi dersiniz? Yine bir kış mevsiminde karlar dünya semasında daha yeni yeni yazılıyorken okuduğum kitabın birinde kıyas ve hüküm çıkarma ile ilgili bir metinde “Mesala kar tanesinin risalete şahit olamayacağı gibi” diye bir ibareye raslamıştım. Belki yazar konunun bağlamı gereği doğru kullanmıştı cümleyi; ama benim zihnim konudan koparak 18. Söz’ün 3. Notası’na gitti. O ve benzeri yerlerdeki izahlardan aldığım cesaretle, “Evet her bir kar tanesi Muhammed aleyhisselamın risaletinin şahididir.” diye haykırmak geldi içimden. Eğer her şey “lâ ilahe illallah”ın şahidi ise aynı zamanda “muhammedurrasulullah”ın da şahididir, demektir.
Mesela zihnimizde bir tablo canlandıralım. Bir el ve bu elde mükemmel bir şekilde derlenmiş bir çiçek kokteyli bulunsun. Bu el bu demeti birine veriyor veya uzatıyor bir halde olsun. Tablonun diğer tarafında bu çiçeğin muhatabı var; fakat biz göremiyoruz. Şimdi düşünelim, sizce son derece sanatlı ve görenleri hayran bırakacak derecede mükemmel derlenmiş bu buketin muhatabı kim olabilir? Mesela cansız ve hissiz diye nitelediğimiz bir taş olabilir mi sizce? Ya da canı olduğu halde zevk mevhumundan mahrum bir bitki. Veya hayatı ve şehveti olduğu halde şuuru olmayan bir hayvan. yahut aklı, şuuru ve şehveti olduğu halde güzel bir ağacı görüp de ondan çıkacak kalası tasavvur eden bir beşer. Sanattan anlamaz, latif duyguları gelişmemiş, tabiri caizse kalas gibi bir insan. Elbette, olamaz, dersiniz herhalde. O özel bir mesaj şeklinde dizayn edilmiş ve birbiriyle muhteşem uyumlu çiçeklerden ve renklerden derlenmiş demetin muhatabı en azından mesajı anlayacak zekada ve güzelliği farkedip takdir edecek incelikte biri olmalıdır. Yoksa çiçeği o şekilde dizayn eden, onca işi boşuna yapmış olacaktır.
Şimdi temsili biraz daha genişletelim. Bu çiçeği derleyenin herşeye gücü yeten, yaptığı hiçbir işte israf etmeyen, sonsuz maharetli, maddî ve manevî âlemlere hükmeden, yoktan varetmeye muktedir bir sanatkâr olduğunu tasavvur edelim. Ve derlemiş olduğu o bir buket çiçekte sureti bir gül olan ve üzerine serpiştirilen şebnemlerin gözbebeğinde sayısız çiçeklerin görüntüsünü ve rengini barındıran, her bir kıvrımında hadsiz mânâlar yüklü, baştan sona sırlarla örülü bir gül. Baktıkça anlam katmanları derinleşen, derinleştikçe kalbe ebedî lezzetlerin kokusunu devşiren güzeler güzeli bir mucize olsun o çiçek. İşte böyle bir çiçeğin gerçek muhatabı ancak çiçekteki bütün güzellikleri görebilecek ve sanatkârın o güzelliklere ve kıvrımlara yüklediği mânâları fark edecek ve anlayacak; çiçeğin üstündeki sır perdelerini açıp sanatkârın özel mesajlarını okuyabilecek biri olabilir. Hiç israf etmeyen ve hiç abes iş yapmayan bu sanatkâr. Sanatını anlamlandıran böyle biri olmasa bile yoktan var ederdi herhalde. Kemalde olan cemalini abesiyet ve anlamsızlık karanlığından kurtarırdı şübhesiz. Yoksa muhatapsız kalan o çiçek, kendisi solduğu gibi sanatkârının da güzel sanatlarını soldurur. Güzelliği çirkin ederdi. Her şeye kudreti yeten, sonsuz güzel ve sınırsız merhametli, sanatını hadsiz bir muhabbetle seven o sanatkâr böyle bir çirkinliğe müsaade etmez ve sanatını ve kendini çirkinleştirmez elbette. Kainat tüm güzelliği ile bu hakikatın şahididir. Tek bir güzelik bile bunun zıddını reddeden güçlü bir delildir zira.
İşte her bir güzel şey ve hatta bir kar tanesi sırtında bütün zaman ve mekânlardaki kainatı taşımakta. Beni yapan bütün kâinatı bütün zamanlarda yapmaya muktedir biri olabilir, diye ilan etmekte. Evet bir kar tanesi bütün kainattan süzülmüş mükemmel bir sanattır. Ona dikatle bakacak olursanız ve üzerindeki mânâyı okursanız onun varlığının tüm kainatın varlığına denk olduğunu görebilirsiniz. O kar tanesi hikmet lisanıyla, beni yapan ancak bütün kâinatı yapan olabilir, diyecektir. İşte nasıl her bir güzel şey ve de bir kar tanesi mucizevî varlığı ve güzelliğiyle kendisini var eden hadsiz maharetli Sanatkârını tanıtıp şahitlik ediyorsa, aynı şekilde o sanatkârın sanatının bütün inceliklerini anlayan bütün esma ve sıfatlarıyla tanıyıp tanıtan Muhammed (asm)ın risaletinin de şahidi ve ilancısıdır.
Evet elinde taşların dile gelip zikrettiği, ağacın, taşın dağların, kurdun, kuşun nübüvvetine şehadet ettiği o kudsi zat bütün kâinatın şehadetiyle âlemlerin Sultanının kulu ve rasulüdür. Biz de ona ve onun Rabbine şehadet eden mevcudat adedince salatü selam ederiz.
Öyleyse koklayın her bir kar tanesini yada baharda yağan renkli karlar misali çiçekleri. Nasılda muhammedin (sav) kokusu gelmekte onlardan. Koklayın da henüz akitli oldukları rablerine şahit tutsun sizleri. Rabbin iltifatını okuyun o fermanlarda. Alemim nur ile nasıl beyazlatıldıgını gözlerinizle şahit olun. Aleme rahmet olan ‘levlakelevlak’ın muhatabı olan rasulün gönüllerimize taht kurmasına izin verin. Karın dünyayı temizleyip bembeyaz yapması misali oda dünyamızı nuruyla temizleyip çirkinliklerimizi örtsün. Onsuz başlamayalım hiç bir amele. Onun nurunun değmediğ bir amel zulmet karanlığında kalır hiç olur zira. Sen olmasaydın demiş kainatın sahibi olmazdı kainat. O halde kainatımızı yokluktan kurtulması onun nuruna bağlı. Onun nurundan nur alsın varlığımız her dem. “Lema halaktü”de yazılmasın, onla olsun beka bulsun her anımız. O halde onun dediği gibi diyelim bizde:
Yarab eşyayı bize hakikatı ile tanıt.
Ve bizi senin ve risalet-i Ahmediyenin şehidi ve şahidi kıl. Âlemleri ve âlemimizi onun nuruyla nurlandır. Bizi hakikat-ı Muhammedide yaz. Onun şeriatı ile dünyayı ve dünyamızı, hayatı ve hayatımızı zinetlendir. Herbir şeyde onun kokusunu alalım ve âleme onun kokusunu yayalım.
Amin
ABDURREŞİD
ONA DAİR....
GÜL VE BÜLBÜL
O VARMIŞ, yok yokmuş.
Ezel zaman dışında ebed kalbin içindeymiş.
Yaratıklardan öte, ama her şeyden yakın, bir sultan varmış. Bu sultanın bir de, gözlerin hiç görmediği, hayalin tahattur bile edemediği, akıllara sığışmayan güzellikte bir bülbülü varmış.
Sultan bir gün bülbülüne, hükmettiği âlemleri göstererek “Bütün bu âlemleri senin için besteledim. Git, gez âlemlerimi de o besteyi bana oku. Ben de kendi bestemi senin sesinden dinleyeyim.” der ve bülbülü uçurur varlık âlemlerine.
Bülbül âlemlerde bestelenen bütün sadaları dinler. Semanın eşsiz derinliklerinde devasa notalarla kusursuzca nazmedilmiş manzumeleri okur. Üzerine milyarlar yıldız şebnemleri kondurulmuş galaksi güllerinden bir demet musika-i ilahi devşirir. Vecd ve şevk ile âlemleri seyrederken gözüne küçük bir gezegen ilişir ve merakı onu oraya cezb eder. Dünyayı baştan başa dolaşır ve dinlediği eşsiz besteler karşısında hayranlığını gizleyemez. Hele bir tanesi onu kendinden geçirir. Seher vaktinin serinliğinde helezonik şebnem notalarıyla bezenmiş kadife sayfalı gül güftesini görünce, tüm âlemin o gülde bestelendiğini farkeder. Sultanının eşsiz sanatı karşısında secdeye kapanıp “Senin sanatın seni en güzel şekilde övmekte, ben seni layıkıyla övemem.” der. Sonra beste yerine sultanına götürmek üzere o Muhammedî gülü dalından koparıp efendisine götürür. Ve ona, “Sana bütün kâinatın bestesini getirdim, ben bundan daha mükemmel beste dinlemedim. Senin sanatını bu GÜLden daha güzel besteleyen ne olabilir ki?” diye arz-ı hal eder.
Sultan tebessüm eder bülbüle. Ve ona “Bu gül benim aynamdır. Kim ona bakarsa beni bütün haşmetimle görmüş olur. Halbuki ben görünmez bir hazineyim. Hazinenin anahtarı da bu gülde saklıdır. Ve sen ey bülbül, bu gülün okuduğu bestesin. Kim sana kulak verirse gül destesinin bestesini benden işitmiş gibi olur. Ben gülde kendimi seyreder sende de esma ve sıfatlarımı sergilerim. Böylece senin gözünde kendimi seyrederim. Gören de ben, işiten de benim. Bütün görmeler ve işitmeler bendendir.
Hadi şimdi git, bu gülü nasıl bestelediğimi gör ve güle âşık bülbüleri bul ve bana çağır. Zira her gülde görünen benim ve her bülbül beni besteler.”
Bülbül uça uça dünyaya ulaşır. Fakat bu kez gördüğü manzara onu şaşırtır. Burası ölüler diyarı olsa gerek, güzellikten pek nasibi olmamiş galiba diye düşünerek yere alçalır. Gide gide bir mezarlıgın içine girer kuru bir dalın üzerine tüneyerek etrafını seyretmeye başlar. Manzara gerçekten de etkiler onu. Mevsimlerden kış ve her şey bütün güzelliklerinden soyulmuş haliyle çırılçıplak durur bülbülün önünde.
Toprağın yeşilden mahrum karası, semadaki bulutların karalar üstüne düşmüş karası, ağaçların iskeletlere dönmüş haliyle birlikte mezartaşlarının yosun tutmuş karaltısı etrafa kasavetli bir hava katıyordu. Kimsesizlik, yoksulluk ve yosunluk bütün her yeri kaplamıştı.
Hüzünlenir bülbül yoksulluğun ve yoksunluğun acısını ta yüreğinde hisseder. Gözleri mezarların üstünde gezerken kulağına derinden bir takım sesler gelir. Bir an gözündeki perde kaldırılır ve toprağın altında yatan tohumları farkeder. İyice kulak verdiğinde o seslerin tohumların kalplerinin haykırışı olduğunu anlar. Hayat sahnesine çıkma arzusunun ifadesi olan “vucut vucut” sadalarını işitir.
Bülbülün kalbindeki hüzün iyice derinleşir ve yüreği o acizlere karşı sınırsız bir şefkatle dolar. Onların kalbinde aşk-ı bekayı okur ve lisanı “yokluktan varlığa çıkış” bestesini terennüm eder.
Bülbülün acı acı inleyişi âlemi hüzne boğar bütün âlem, “Evet evet evet biz de istiyoruz ey sultanımız.” diye haykırır semaya. Derken kara bulutlar semanın yüzünden çekilir, güneş gülümser varlıkların yüzününe. Kasavetli dağların yüreğindaki buzlar çözülür, ırmak ırmak yaşlar akıtır ovaya. İçindeki varlık coşkusu taşar, güneşin ellerinde ulaşır semaya.
Ve semayı bu kez rahmet bulutları sarar. Bülbül vecde gelir bu kez de “hayat” bestesini işttirir bullutlara. Bülbülün hoş nağmesiyle çoşan bulutlar şimşekler çakarak rad ile konuşturur semayı. Ab-ı hayatı kızıştırır. Kara toprağın ölü bedenine hayat öpücüğünü kondurur. Tohumların yüreğine dokunur hayat. Baharla yeşil yeşil gülümser dünya. Yanağına pempe çiçekler kondurur. Fakir toprak fahr eder sultanın ikramıyla. Fakrı fahr olur, baharın gülümseyen yüzünde okunur.
Bu sefer aşkın bestesini seslendirir bülbül şevkle. Yüreği lisanında dillenir. Çiçeklerin âşıkları doldurur âlemi, kelebekler latif öpücükler kondurur bahara. Arılar muhabbeti dokur bal dudaklarda. Ve gül bahara gülümser. Bülbül hayran olur. Kalbinin kanıyla boyar onu. Âlemi onunla güldürür.
Derken bir insan gelir dünyaya. Ellinde gönül sepeti. Saldırır etrafa. Elinde neyi tutarsa soldurur. Sepetine sığdıramaz âlemi. Yüreğini ıssız çöle döndürür.
Ve bülbül “beka” bestesini okur gülün başında. İnsan, “Evet, işte benim bestem.” Der, yönelir güle doğru. Gül gülümser insana. İnsan gülde bütün âlemleri görür. Bülbülün terennüm ettiği bütün nağmeleri, mücessem halde gülün yüzünde okur. Tohum olur, gül ve bülbülün nağmesiyle kâinat çıkar içinden. Ve insan, sesin geldiği yöne bakar. Bülbülü farkeder. Bülbülün tüyleri renkten renge bürünür dev bir zümrüd-i anka görünür ona. İnsan, “Ya baki!” der ve ankanın sırtına biner. Tam kuş uçacakken insan güle uzanır. Başına taç yapar onu. Kuş uçar semaya, insan da ulaşır en son noktaya. Sunar tacını sultanına. Ve sultan gülümser ona.
Güller, son defa yazılsa bahara
Bülbüller son defa dokunsa kulağa
Kelebekler son kez kanatlansa semaya
Güneş son kez veda etse dünyaya
Ve bakışın, son bakış olsa bana
İstemem asla istemem derim

Güller hiç solmasın isterim
Bülbüller asla susmasın derim
Varlığıysa ölesiye severim

Ben bekanın âşığıyım dostlar
Fani sevmeler benim neyime

Bekası olmayan aşklar beni soldurur
Şu fani ömrüme hep elemler doldurur.
AŞK ANCAK SAHİBİNİ BULURSA GÜLDÜRÜR.
ABDURREŞİD

3 Mart 2012 Cumartesi


               EZAN HER AN KALPLERDE DUYULUR

Hayatın her anında ezan okunmaktadır ve insan her an ubudiyetle; ubudiyetin özü olan zikri, fikri ve şükrü hayatının tamamına yayıp Rabbe kulluğunu ifa etmekle mükelleftir. Zira Rab her an ona farklı bir esmasıyla muhatap olup kendini insana tanıtmakta ve sevdirmektedir. İnsanın vazifesi de O’nu tanıyıp sevgisine, muhabbetle karşılık vermektir.
Esbabın vazedilişinin çok hikmetlerinden bir hikmeti de esma-i hünsanın talim edilmesi ve tanıtılmasıdır. Bu anlamda âlemde sürekli ezan okunur, insan; Rabbe itaate ve Rabbi tanımaya davet edilir.
Esbap, ubudiyete davet manasında bir nevi ezandır ve iktiza ettiği ubudiyete kulu davet eder. Nasıl mı? Mesela açlık, bir nevi ezandır. Kişiyi Rezzak-ı Hakiki’ye ubudiyete davet eder. Kul açlığı hisseder hissetmez Rabbinin emrini alır. Rızkın,  esbaptan değil de Rabbinden geldiğini hatırlamak suretiyle esbaptan temizlenmek manasında abdest alır. Mutfak mescidine yönelir. Rezzak olan Allah’a ubudiyete niyet ederek nimet üzerinde Rabbinin ismini zikrederek ‘yeme’ ibadetine başlar. Rezzak olan Rabbinin huzurunda O’nun nimetlerini zevk içinde tefekküre dalar. Açlığı giderenin O olduğuna bizzat ve bilfiil şahit olur. Nihayetinde O’na memnuniyetini ifade babında şükürle yemek ibadetini bitirir ve kulağını okunan yeni ezana diker. Kuddüs ismine şahitlik etmek anlamında el yıkama ubudiyetini yapar, temizliği kendine sevdiren Rabbine şükreder.
Evet, susuzluk da bir ezandır. Kulu saki-i hakiki olan Rabbin ubudiyetine davet eder. Kul, Resulullah’a uyma niyetiyle musluk mescidinde suya yönelir. Onun dergâhı-i izzetinde diz çöker, besmele çeker, sağ eliyle suyu ağzına götürüp susuzluğunu gideren Rabbe tanıklık eder. O nimetin hakiki sahibini fikreder ve nihayetinde O’na şükrederek başka esmanın huzuruna avdet için huzurdan ayrılır.
Hastalık dahi bir ezandır. Sıhhat vererek daima insana şifa veren Şafi’yi hatırlatmak ve o nimetin şükrüne/ibadetine davet manasında bir ezandır. Kul, ezanı işitmek suretiyle şifanın kaynağının ilaçlar yahut başka esbaplar olmayacağını ilan sadedinde esbaptan temizlenme abdestti alır. O’na itaat niyetiyle Şafi-i Hakiki’yi zikir babında ilaca ya da tabibe yönelir. Rabbe iltica eder, O’ndan medet umar ve bu surette hali tefekkürü yapıp Rabbini tekbir eder. Sonra afiyete ulaştığında Rabbine hamd ile şükrederek Şafi ismine bilinçli bir ayinedarlık eder. O ismin zikri, fikri ve şükrü anlamında kulluğunu ilan eder.
Def-i hacet ihtiyacı da bir nevi ezandır. Kulu ubudiyete davet eder. Kul habis olan şeytandan ve necasetten Allah’a sığınmak suretiyle Rabbini zikreder. Resulullah’a iktidaen sol ayağıyla helaya girer, zararlıyı vücudundan atıp faydalıyı vücudunda bırakan Rabbini fikreder. Sonra rahatlar ve muzırratı def ettiği ve menfaatliyi kendine ihsan ettiği için Rabbine şükrederek ayrılır.
Bu anlamda her ihtiyaç bir ezan olur ve o ihtiyacın karşılanmasına bakan esmayı tanıma ubudiyetine kulu davet eder. Kul, esbaptan tecerrüt manasında nimeti Rabbinden bilerek manen abdest alır. O esmayı zikre niyet ederek besmele ile ihtiyacına yönelir. İhtiyaç vermek ve ihtiyacını karşılamak suretiyle esmasını tanıtan ve o esma ile kuluna sevgisini bildiren Rabbini tefekkür eder ve muhabbetine memnuniyet ve rıza ile karşılık vererek şükreder.
Bu anlam da musibetler de hastalık gibi birer ezandır. Kulu menfi ibadete sevk eder. Gaflet vesilesiyle unuttuğu Rabbin o musibete bakan esmasını yad eder ve O’na yönelmek suretiyle ubudiyetini ifa etmiş olur.
Hatta diyebiliriz ki yine bu anlamda günahlar da birer ezandır. Ve kalbe yaşattığı sıkıntı ve pişmanlıkla kulu Gafur olan, Tevvab olan Rabbin huzuruna davet eder. Kul, Rabbini hatırlar, O’na yönelir, O’nu zikreder. Pişmanlığını ilan ederek istiğfar ibadetini yerine getirir. Sonra kendisine pişmanlık nasip edip onu huzuruna kabul eden merhametli Rabbine şükreder.
Özetle, tüm başlangıçları, tüm mazhariyetleri, tüm bitişleri, tüm duygulanışları, harekete sevk edici unsurları birer ezan olarak algılayabilir ve her anımızı ubudiyetle geçirebiliriz. Hatta sadece kendi ibadetimize değil bütün mahlûkatın ubudiyetine bakan veçhesiyle âlemde her an okunan bir ezan ve her an o çağrıya kulak veren abdleri müşahede edebiliriz. Mesela havaların ısınması ve baharın gelişi bir ezandır. Tüm tohumları ve ağaçları ubudiyete davet eder. O mahlûkat acz ve fakr lisanıyla kendi tesirlerini ret manasında abdest alıp çiçeğe ve yaprağa dururlar. Çiçeğin ve yaprağın lisan-ı hâliyle o nimetler üzerinde tecelli eden esmayı zikrederler ve zişuurun zikrine vesile olurlar. Cemil olan, Sani olan, Müzeyyin olan, Latif olan Rablerini ilan manasında ubudiyet-i fıtriyelerini yaparlar.
Sıcaklarla birlikte yazın gelişi de bir ezandır. Tüm ağaçlar acz ve fakr lisaniyle besmele çekip meyveye dururlar. Rezzak olan, Şafi olan, Rahim, Hakim, Halim, Habir, Sani, Musavvir olan ve hadsiz esma sahibi olan Rablerini, Yaratıcılarını âleme ilan manasında fıtri ubudiyet vazifesini yaparlar. İnsan da onların bu ubudiyetlerine şahitlik etmek suretiyle kasdi ve şuuri ubudiyet-i mahsusayı yerine getirmiş olur.
Daha bunlar gibi ezana muhatap olan hadsiz mevcudatı sayabiliriz. Doğuşlar batışlar, açılışlar kapanışlar; arzu edişler reddedişler; meraka, hayrete, muhabbete, tefekküre hatta adavete ve öfkeye sevk eden her şeyi birer ezan olarak görebilir, onlara müteallik olan esmanın talimi manasında ubudiyet-i insaniye ile mukabele edebiliriz. 
İşte âleme bu nazarla bakan bir kul, her an Rabbinin çağrısını işiterek ‘lebbeyk’ diye mukabele eder. Kendini tanıtan ve esmasıyla sevdiren Halik’ını esbap vesilesiyle tanır ve O’na muhabbetle mukabele eder. Her an huzurda abd olur. Huzur-u daimiye muvaffak olur.
Rabbim bizleri her an esma-i hüsnana davet manasında yaptığın çağrıya uyup hadsiz esmanı tefekkür ve ilan manasında ubudiyetimizi yapmaya (en azından niyeten) muvaffak eyle. Her an senin zikrinde, şükründe, fikrinde bizleri yaşatarak hüsn-ü ibadetle sana mukabele etmeyi nasib eyle. Âmin.

Abdurreşid şahin.

21 Şubat 2012 Salı


             Ahiret Var mı, Delilin ne?

Bir kişinin ahirete dair sorusu, kuşkusu ya da şüphesi varsa bu insana öncelikle Allah’a iman anlatılmalı diye düşünürdüm ama artık öyle düşünmüyorum. Evet problemin kaynağı Yaratıcı’ya imana dayanır fakat çözüm problemin kendisinden hareketle bulunmalıdır. Zira kişinin Yaratıcı ile olan problemi o noktada düğümlendiğini gösterir. O problem Yaratıcı ile arasına giren bir perde gibidir. O perdeyi aralamalı ki düğüm çözülsün. Goethe’nin deyimiyle şeytanı girdiği delikten çıkarmalı. Biz de önce kişinin o düğümünü çözmesine yardımcı olmalıyız. Zira iman bir bütündür, özellikle ahirete iman Yaratıcı’ya imanla kopmaz bir bütün teşkil eder. Biri diğerinin hem mütemmimi hem açıklayıcısı konumundadır. O yüzden nereden başlarsak başlayalım aynı neticeye ulaşırız. Bu hususu şöyle bir diyalogla açıklamaya çalışalım:

ATEİST: Öldükten sonra ne olacağımızı merak ediyorum. Acaba ölüm geçekten bir son mu? Bu konuda sizin görüşünüz ne?
ABDULLAH: İçinden bir ses ölümün varlığını ya da yok olmayı kabul edemiyor değil mi?
Ate: Evet ama bu kaçınılmaz bir son, öyle değil mi?
Abd: Bir yönüyle öyle. Fakat insanın yaşama karşı duyduğu bu şedit arzuyu tahlil etmek gerekir. Ölmeyi ve yok olmayı istemiyorsun değil mi?
Ate: Elbette bunu kim ister ki? Aslında ölümü isteyenler de bence yokluğun kaçınılmaz bir son olduğunu yani yaşamın sonsuza dek sürmeyeceğini düşünmelerinden kaynaklanıyor. Yani sonunda bitecekse eğer bir an önce bitsin. Çünkü uzadıkça çekilen acı da uzuyor.
Abd: Yani içinde sonsuza dek yaşama arzusu var öyle mi?
Ate: Evet ama acı çekerek ve hayatın ağır yükünü taşıyarak değil?
Abd: Peki hiç düşündün mü içinde bu hiç ölmeme, dolaysıyla sonsuza dek yaşama isteği nereden geldi?
Ate: Bir yerden gelmedi, kendimi bildim bileli orada duruyordu.
Abd: İlginç olan aynı duygu bende de var ve ben bu duyguyu içinde taşımayan bir insana daha henüz rastlamadım.
Ate: Yani…
Abd: Yani içimizde nereden geldiğini bilmediğimiz bir duygu var ve yine şaşırtıcı olan bu duygu bütün insanlarda ortak. Bu ne anlama geliyor?
Ate: Sence ne anlama geliyor?
Abd: İnsanın hiç karşılaşmadığı bir şeyi istemesi şaşılacak bir durum. Sonsuzluğu görmeyen bir insan sonsuz yaşamayı isteyebiliyor. İlginç olan bir diğer durum da bu isteğin sadece kendisine has olmayışı. Gelmiş geçmiş her insanda bu istek var; bu nasıl mümkün olabilir?
Ate: Nasıl?
Abd: Bu ancak tüm insanların aynı duygu ile donatılmış olduğunun göstergesidir. Bu duyguyu içimize kim koymuşsa, hepimizde aynı duygunun varlığıyla, hepimizin yaratıcısı da o olduğu aşikârdır.
Ate: Neden öyle olsun ki?
Abd: Kâinata ve yaratıkların hepsine dikkat et. Aslında bu arzunun her bir şeyde de var olduğunu göreceksin. Adeta her şey yokluğa ve ölüme meydan okumakta. Mesela ağaca bak, bir tohumdan binlerce hayat fışkırıyor. Bir balık kendi hakikatini devam ettirmek istercesine binlerce yumurta yumurtluyor. Tohumla yumurtalar eşeyli-eşeysiz bölünmeler ve sürekli vuku bulan çoğalma isteği bunun göstergesi. Tohumun kalbinde sonsuza dek yaşama isteğinin var olduğunun göstergesi onun sayısız meyve veren bir ağaca dönüşmesi ve sayısız benzerinin onun kalbinden çıkmasıdır. Sivrisinekler, balıklar bakteriler, bölünüp çoğalan tüm hücreler bu isteğin tüm mevcudata potansiyel olarak var olduğunun göstergesi. Her şey kendi lisanıyla bu hakikati âleme haykırıyor. Her şeyde ve özellikle insanda var olan bu sonsuz yaşam arzusu ya da yok olmama isteği bizi her şeyin yaratıcısının tek olduğuna götürür.
Ate: Her şeyin aynı isteğe sahip olması tek bir yaratıcıya işaret etmesi makul gözükse de bu bizim onlara yüklediğimiz bir anlam olabilir.
Abd: Bu sadece bu istek için geçerli olan bir şey değil. Kâinatın başlangıcından bu yana işlevine baktığımızda bu hakikati her yerde görebiliriz. Kâinat adeta hayatı netice versin diye bu tarzda işlemekte ve her şey hayata hizmet etmekte. Bilimlerin varlığı bile buna şahit. Hikmet dediğimiz şey hep buna bakıyor. Hayatın varlığını engelleyecek sonsuz etken varken hayat devam ediyorsa hayat kastediyor demektir. Kâinatın başlangıcından bu yana insanın var olmamasına sebep olacak sonsuz sebep varken bu sonsuz sebebe rağmen insanın var olması insanın kastedildiğinin göstergesidir. Her şey her şeyle mükemmel bir uyum içinde hayatın varlığına hizmet ediyor ve kâinatın başlangıç anında ve şimdiye kadar bütün anlarda vuku bulacak küçücük sapmaların hayatın sonu demek olduğunu bilen biri her şeye rağmen hayatın sürdürüldüğünü görür. Kâinatın her bir varlığı ile uyum içinde devamlılığını sürdüren hayat, tüm kâinatın ortak isteğidir ki bunu meyvesi olan insanın kalbinde ve lisanında dilendirmektedir. O halde insanı yapan ve insanı tüm kâinatın bir meyvesi hükmüne getiren bütün zamanlarda bütün kâinatı da yaratmıştır. Bir şeyi yapan her şeyi yapan ve sonsuz kudret sahibi ve dilediğini irade eden ve yapan olduğunu kâinatın bu işleyişi ile gösteriyor.
Ate: Tamam diyelim ki tüm kâinatın ve insanın yaratıcısı tek ama yine de bu ölümden sonra bir hayatın varlığını göstermez. Peki ahiretin var olduğunu nasıl anlayabiliriz? Ahiretin varlığının delili ne?
Abd: Bizzat kalbinde olan ebediyet arzusunun kendisi ahiretin varlığının delilidir.
Abd: Anlayamadın biraz açar mısın?
Abdullah: Kalbime o arzuyu veren yaratıcı bana istemeyi vermek suretiyle verdiği ya da vereceği nimeti hatırlatıyor. Zira vermek istemeseydi istemeyi vermezdi. İstemeyi veren vereceğinden dolayı istetiyor. Tıpkı görmeyi veren ve isteten göz vererek gördürmesi ve görüntüyü yaratması gibi. Kulağı ve işitmeyi verdiği gibi o kulağın duyabileceği hadsiz sesleri de yaratmış ve bana işittiriyor. Mideyi vermiş, açlığı ona vesile yapmış, yiyeceğe karşı iştah yaratmış ve dilin tadabileceği hadsiz tatları ve tatmakları yaratmış. Bu âlemde neyi istetmişse onun karşılığını da yaratmış. Sonsuzluk bu âleme sığmayan bir nimet fakat onun verildiğinin delili içimizde olan sonsuzluk isteği. Ve Yaratıcı’ya ait tüm özellikler ancak ahiretin varlığıyla anlam kazanıyor. Aksi takdirde bütün güzel sıfatlar zıtlarına dönüyor. Rahmet azaba, hikmet abesiyete, adalet zulmete dönüyor. Yaratıcı sonsuz kudretiyle buna müsaade etmez. Kendi hadsiz güzel özelliklerini zıddına çevirmez. Bu âlem bunun şahididir. İçimizdeki adalet özlemi, rahmet beklentisi, anlam arama çabası, kusursuz güzelliğe duyulan aşk ve daimi sürur içinde ebedî yaşama arzusu bunun şahidi ve delilidir. İçinde kâinatı çınlatacak derecede haykıran ebediyet arzusuna kulak ver o seni Rabbin ile tanıştıracak. Ona kulak ver, o seni arzuna ulaştıracak. Zira O’nu bulan her şeyi bulur. O’nun her şeyin sahibi olduğunu bilene her şey vardır ve var olacaktır. Vesselam.
abdurreşid şahin

15 Şubat 2012 Çarşamba

BU BELDEYE ANCAK SEN YARAŞIRSIN

Yemin olsun o beldeye ki o belde benin sanatımın kemalde olduğunu haykırır. Tüm isim, sıfat ve şuunatımla vahdaniyetimi ilan eder. Evet bu belde yani kainat güzeldir, mükemmeldir. Benin bu kemalimin ve cemalimin en mükemmel muhatabı olan senin varlığındır. O yüzden böylesi mükemmel bir beldeye ancak sen yaraşırsın. Ancak senin varlığın helaldir ona ve o belde de sana helaldir. İkiniz birbirinize ne de güzel yaraşırsınız. (bakınız Beled suresi: 1., 2. ayetler)

Ayetin ilk iki ayetini bu manada anlarsak ‘levlake levlak’ sırrını bir nebze anlamış oluruz kanaatindeyim. O hadis-i kutsinin sıhhatinin hiç delili olmasa bile bu ayetin varlığı yeter de artar bile.

Evet Bediuzaman’ın bu kainatı mükemmel bir saraya, bir şehre ve bir memlekete benzetmesinden hareketle buradaki belde tabirini makro âlem olan kainata yordum. Yeminle başlamış olması o bedenin mucizeliğine, azamet ve mükemmelliğine delildir. Allah, kâinatı kendine şahit gösteriyor ve onunla inkara yeltenenlere meydan okuyor. Burada belde yani bir veçhesiyle kâinat övülmekte. Ve kâinatın övülmesine şahit olarak Rasulullah gösterilmekte. Bu manada ikisi birbirini öven ve iktiza eden iki ayrılmaz bütün olarak vurgulanmakta. Mükemmel bir sanat, sanatkârını övdüğü gibi o sanatkârın maksadını ve sanatının harikalarını ortaya çıkaracak bir muhataba (ya da Muhammedî bir bakışa) da işaret eder ve kendi kemal ve hakikatini ortaya çıkarması yönüyle de onu över.

Âleme baktığımızda bütün kâinat, hayata bakmakta, adeta hayatı netice verme gayesiyle çalışmaktadır. Bu anlamda hayatın menşei olan dünya, tüm âlemin gözbebeği hükmüne geçmektedir. Dünya ve dünya içindeki canlılar yaratılışından bu yana adeta insanı netice vermek için çalışmakta, dünya tüm mükemmel işleyişiyle insana hizmet etmektedir. Yani dünya, kâinatın meyvesi, insan da dünyanın meyvesidir. Zira kâinatta olan her iş hayatla anlam kazanmakta, tüm işleyiş hayatı netice verme kastıyla olmaktadır. Hikmet bunu söylüyor. Hayatı anlamlandıran ve hayatla birlikte tüm âlemi aydınlatan ise insandır. İnsan; aklı, bilinci ve ruhu vesilesiyle kâinatın anlamını sorgulamakta ve ona anlam katmakta. Yani Kâinatın Yaratıcısı, insanı yaratmak suretiyle insanı kendine muhatap yapmış. Bu muhatabiyetin en kemalde örneği de Muhammed aleyhisselamdır. Yani âlem sanki onu netice vermek için yaratılmış ve onunla anlamını bulmuştur.

Bir anlamda Yaratıcı, tevhide ve kâinatın sebeb-i vücuduna işaret babında tüm nazarların Muhammed aleyhisselamın yaşadığı beldeye yönelmesini arzu etmiş olmalı ki Kabe’yi kıble yapmış, kendine beyt yapmış. Yani Kabe, beytullah olmuş. Kâinatın hayat etrafında dönüşü hayatın insanı netice vermesi ve insaniyetin Muhammed-i Arabi aleyhisselamı netice vermesi ve Muhammed aleyhisselamın ve Rabbimizin kemalde tanınması hakikatinin sembolik ifadesi olan hac o beldede vuku bulmaktadır. Bu anlamda bu hakikate işaret manasında beldeden kasıt, içinde Beytullah’ı barındıran ve Allah’ın kelamının bir beşer lisanıyla yankılandığı belde olan Mekke’ye işaret etmektedir. Yaratıcı, o beldeye yemin etmek suretiyle kâinatın yaratılış amacına bizleri yöneltmekte, nazarları yine o beldeyi ve tüm kâinatı anlamlandıran ve Yaratıcıya kemalde bir ayna olan Muhammed aleyhisselama çevirmektedir.

Bu ayeti enfüsi âleme taşıdığımızda beldeden kasıt, maddi ve manevi kâinatın misal-ı musaggarı yani küçültülmüş modeli olan insandır diyebiliriz. Ve o, insan beldesini de anlamlandıran, doğrudan doğruya Yaratıcıya bakan insani pencere olan vicdana ve kalbe işaret edilmektedir ve insana helal olarak yaraşanın da akleden kalbe sahip olmasıdır diye anlayabiliriz. Zira Allah, yere göğe sığmayıp müminin kabine sığdığını söylemekle âlemde onu tanıtan ne varsa bunun müminin kalbinde yansıdığını, o kalbin tüm âlemde yansıyan Rabbin özelliklerini yansıtacak mahiyette olduğunu vurguluyor. İnsan, kalbinde vicdanı aracılığıyla ona konuşan Rabbini kâinat genişliğinde bir imanla tanıyabilir. Tüm âlemi ve onun mikro tezahürü olan kendini anlamlandırabilir. Yani özetle bir anlamda o belde insandır ve insaniyete yaraşan da kalbin ve vicdanın varlığıdır ki kalp bu manada kâinat beldesinde yaşayan Muhammed aleyhisselam gibidir. İçimizde Rabbin mesajını ilan eden elçidir. Akleden kalbinin rehberliğinde insan, tüm âlemi aydınlatan hakikate ulaşır. İnsan ve âlem o kalple anlam bulur. O kalp o beldeye yaraşır ve yakışır. Hill’lin bir anlamı da su içinde eriyip kaybolan şeker misali eriyen şeydir. Bu manada Muhammed alehisselamın getirdiği hakikat, kâinatın mayası hükmündedir ve o hakikat onunla mecz olmuştur. Yani Kur’an, kâinat olmuş, kâinat Kur’an’ı haykırmaktadır. Muhammed alehisselam da her ikisinin terennüm ettiği hakikati insaniyet formunda terennüm ettirmektedir. Netice olarak bu iki ayet hem kainata hem de onun anlamını terennüm eden, mucize beyan olan Kur’an’a; hem dünyanın bir nevi vahyi haykıran ağzı hükmünde müminlerin kıblesi ve Beytullah’ın mazrufu olan Mekke’ye hem de orada vahyi insani formda hâl, kal ve etvarıyla âleme dinleten Muhammed alehisselama; hem mahiyetçe kâinata denk âlem-i asgar olan insana ve o âlemde hakkın sözcüsü ve vahyin tasdik gerdesi olan kalbe yemin etmektedir.

Allahım! Kalbimizde seni bütün isimleriyle kemalde tanıtan Muhammed alehisselamla hayatlandır. Âlemi onun getirdiği şeriatle nurlandır. Onun elindeki Kur’an’ı âlemin aklı eyle ki tüm akleden kalpler onun nuruyla münevver olsunlar.

O bülbülü ve o bülbülün terennüm ettiği ilahi musikayı bu kâinat gülüne yaraşır kıldığın gibi kalbimizi de senin hanen olma şerefine yaraşır kıl ki bu belde seninle gülümsesin ve seni gülümsetsin. Âmin.

Abdurreşid Şahin

Not: İnşallah Rabbimin inayetiyle surenin enfüsi okunmasına devam edilecek.

28 Ocak 2012 Cumartesi

EY KIŞ GÜZELİ KAR!

SEN O’NUN KALBİNE DEĞDİN DİYE GÜZELSİN, BEYAZSIN

Ben de onun bakışının her şeyi güzelleştiren bir bakış oluşuna seni şahit gösteriyorum ve diyorum ki O’nun kalbine değen her şey güzeldir ve O’nun bakışı her şeyi güzel gösteren bir iksirdir. Şahit mi istersiniz? Kar’a bakın. Kâinatın Yaratıcısı’nın her şeyi güzel yarattığını bize ders veren Resulünü haklı çıkarmak istercesine kar nasıl da her şeyin üstüne beyaz bir sayfa çekiyor. En çirkin gördüğümüz şeyler bile kar örtüsüne bürününce güzel gözüküyor. O nasıl bir dokunuştur ki en katı kalplere bile güzelliğini izhar ediyor. Karın lisanıyla tüm âlemin yaratıcısı haykırıyor: Bana bakan yönüyle her şey güzeldir; çirkinlik sizin kalplerinize örttüğünüz nefislerinizdedir, suçlayacaksanız nefislerinizi suçlayın.

Karları seyrediyorum, lapa lapa yağan mücessem melekleri. Gözlerimi onlardan alamıyorum. Şöyle bir göz atayım pencereden birkaç saniyeliğine dedim ama neredeyse bir saat oldu ayıramadım gözlerimi ondan. Benimle birlikte çocuklarım da doluştu pencereye. Öyle bir cazibe ki kendimizi alamadık kışın beyaza bürünmüş sayfasını seyirden.

Sahi neydi bizi böylesine kendine çeken? Neden onu seyretmeye doyamıyorduk? Neden kar herkese güzel görünüyordu? Yoksa her şeyi güzelleştirmesi mi idi sırrı…

Güzelliğe meftun olan ruhumuza her daim görmek istediğini mi fısıldıyordu? Ruhumuz her şeyde ve her yerde güzellik görmek istediğinden mi kara âşıktı. Belki de kar; ruhumuz her şeyi güzel gören bakışı bulsun ve ona yönelsin diye gönderiliyordu. Belki de onda yansıyan; güzeller güzeli olan Rabbimizin en güzel isimlerini bize tanıtan kutsi Resule olan özlemimizdi. Ruhumuz tıpkı onun gibi her şeyi güzel görmek ve her şeyde güzel isimleriyle kendini göstermek isteyen Yaratıcı’yı özlüyordu da kar bize bu özlemi hatırlatıyordu. Kim bilir…

Derler ki çocukken o Resulün kalbi meleklerin elinde karla yıkanmış. Acaba kar mı O’nu yıkamış yoksa kar O’nun kalbine değdiği için mi bu kadar güzel ve sevimli olmuş. Doğrusunu Allah bilir. Ama bildiğim bir şey var ki o da kar, bizim nefsimize rağmen güzelliği haykırıyor; Yaratıcısının güzelliğini fısıldıyor, tıpkı onu kabine değdiren ve bakışıyla her şeyde güzellik devşiren kutlu nebi gibi.

Şimdi sizlere karın yağışını seyrederken kalbime kar misali yağan manaları yazacağım. Kara dokununca onun iksiri nasıl bozuluyor ve kirli bir el onu kirletebiliyor; ben de onun fıtri akışını bozmamak için nasıl geldiyse öyle aktaracağım.

“Kara neden kara sevdalıyım, şimdi anladım. Neden onun cazibesi karşısında iradesiz kaldığımı şimdi bildim. Sahi en katı kalpleri bile kendine cezbeden ve bakışıyla yürekleri yıkayan bu güzellik, bu cemal ve sevimlilik nereden geliyor? Neden onu seyretmekten kendimi alamıyorum. Ruhumun ona doğru akışının sebebi ne? Karı böylesine ayrıcalıklı yapan şey nedir? Saf gönülleri, temiz yürekleri ve minik kalpleri heyecanlandıran ve mevsimi geldiğinde bir dua olup çocukların masum dudaklarına değip semaya yükselen bu iksir nereden geliyor?

Şimdi anladım. Çünkü o güzelleri güzel yapan en güzel kulun kalbine değdi. Çünkü o, yere göğe sığmayan Rabbin en güzel hanesine yüz sürdü. Meleklerin ellerinde Habibullah’ın kalbine girdi. İşte bu sırdandır ki kar bu derece cazip. Ondandır ki karda böylesi bir güzellik ve cemal okunmakta.

O’nun güzelliğidir karı böylesi güzel yapan… ve onun nurudur ki yed-i beyza misali karı parıldatan.

En çirkin dediğiniz şeye birde bu açıdan bakın. Bir kez de onu kar perdesinin ardından seyredin. Çirkin bir şey kalır mı onda? Kar nerede yerleşse, nereyi mesken tutsa, nereye değse orası güzelleşmiyor mu? Neden mi? Çünkü ona en güzel bakan göz ve her şeyin ardında güzeller güzeline bakan bir kalp değdi. Onun kalbi ona yaslandı ve kendi kalbindeki nurani perdeleri akladı. Kalp ona değdikçe aklandı. Soğuk ve ekşi yüzü gülümsedi. Bütün çocukları ve çocuk saflığında ruhları gülümsetti. Bütün masumlar onunla güldü. Onun âlemleri güldüren bakışını taşıdı her yana.

Her şey, her gözde güzel görüldü onunla.

En temiz kulun kalbine değen ve en pis kalpleri bile temizleyen bir bakıştır kar. Kar o bakışa şahittir ya da o bakışın delilidir.

Tüm bunlara rağmen her şeyi güzel yaratan güzeller güzelinden gelen karı karartan bir bakış olmasın, bakmasın o göz bu âleme, karartmasın âlemleri. Zira o güzele hor bakan göz nankör olur. Ateş ancak o göze dokunur. Dokunmalı da.”

Evet bu satırlarda bir güzellik görürseniz bilin ki onun anılmasından kaynaklanır. Benim kırık dökük ifadelerimin arasına o girdi diye güzel olmuştur; eğer güzel iseler.

Madem O’nun dokunuşu her şeyi güzelleştiriyor ve güzel gösteriyor o hâlde biz de amelimizi O’nun ameline dokundurmak suretiyle O’nun ameli gibi güzelleştirelim.

Son sözüm bir dua olsun, semadan inen kara bağlanıp semaya yükselen bir dua.

Allah’ım! Bu soğuk kara kışı, ölmüş kuru kemiklere dönen cansız dünya yüzünü, üzerine karlar serperek meleklerle şenlendirip güzelleştirdiğin gibi bizim de kara sayfalarımız olan seyyielerimizi en temiz kulun hürmetine rahmetinle hasenata tebdil eyle. Zira SEN seyyieyi haseneye tebdil eden merhametli çokça olan Rahimsin. Buna üzerimize yağdırdığın kar şahittir. Ey kullarına çok müşfik olan Rabbim! Bizi de kar gibi senin güzelliğine ayna olan temiz kullardan eyle. Üzeri karla örtülmüş yeryüzü misali hesap gününde tertemiz bir yüzle sana bakan, baktıkça gülümseyen kullardan eyle. Âmin.

abdurreşid şahin

26 Ocak 2012 Perşembe

TAKVA VE İMAN

KUL İTTİKA EDER, ALLAH İMAN GÖNDERİR

Takva ile iman arasındaki ilişki nasıldır? Bediuzzaman bu ilişkinin ipuçlarını İşarat-ul İcaz adlı eserinde “elezine yu’minune bil gaybi” bahsini anlatırken vermektedir.
Bakara suresinin ilk ayetlerinin tefsiri sadedinde muttakilerden bahsederken takvanın üç mertebesini anlatmaktadır. Takvanın kalbin temizlenmesi manasında tahliye vazifesi gördüğünü ve imanında kalbe ihsanı babında süsleyici, tahliye edici görevi yaptığını vurgular. Biz de bu bahisten hareketle takva ile iman arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışacağız.
Bakara suresinin başında Kur’ana bir övgü var. Kitabın içinde hiçbir şüphenin bulunmadığı vurgusunu yaptıktan sonra adeta, bunun doğruluğunun şahidi muttakilerdir, der. Bir yandan ancak muttakilerin Kur’anın bu özelliğini anlayabileceği vurgulanmakta, bir yandan da muttakileri bu özelliğin tezahür ettiği bir meyve suretinde tasvir etmektedir. Zira ağacın kemali, meyvesinde tezahür eder. Bu ayetler hem Kur’anı övmekte hem de onun meyvesi olan muttakileri şahit gösterip övmektedir. Burada Ku’ran hidayet kaynağı olarak bahsedilirken muttaki olmayı da bu hidayete ulaşmanın vesilesi olarak vurgulamaktadır. Yani Ku’ran hidayetin kaynağı takva da o hidayete ulaşmanın vesilesi. Yaratıcı hidayet eder yani imanı verir. İman ona aittir. Kul, takva vesilesiyle o imanı kesbeder, kendine mal eder. Yani takva imanın kalbe gelmesinin vesilesidir. Ancak muttaki olan imana ulaşabilir. Ya da iman muttaki olanlara ihsan edilen bir nurdur. Ve takvanın devamı imanın devamının ve kemale ulaşmasının vesilesidir.
Burada Bediuzzaman imanla birlikte takvayı da derecelendirmektedir.
Takvanın ilk mertebesi şirki terktir. Bu da imanın kalbe gelmesinin vesilesidir. Kul, şirkten uzaklaştıkça kalpte iman fiili icra olur.
Takva burada tahliye görevini yani temizlenme görevini üstlenir. Camın üzerindeki kir temizlendiğinde ışık camdan geçerek odaya dolar. Ya da kalp penceresi önünde duran nefis perdesi ne kadar şeffaflaşırsa iman ışığı o nispette kalp hanesine girer ve hükmünü icra eder. Yani kalbi tahliye eder, süsler.
Burada takvanın birinci mertebesi tefekkür vesilesiyle şirkten kurtulmaya delalet ettiği gibi kalbin ameli ve zineti olan iman etme fiilinin de vesilesi olur.
Bu merhalede kişi mümin değilken imanın kapısını çalar ve şirkten kurtulmak suretiyle mümin olur. Burada takva imandan önce gelip imanın kalbe girmesine vesile olur. Kişi, “Ben hakikati tam manasıyla ihata edemem. Belki benim fikrim yanlıştır. Ben nasıl her şeyi bilirim?” tarzında takvanın eseri olan tefekkürü yapmak suretiyle gerçeğe kaynaklık yapma iddiasından vazgeçer, aklının sınırını görür ve hakikati öğrenme yoluna girer. Kendisi gibi bütün mahlûkatın aczini görmek suretiyle kendisini ve her şeyi yaratana yönelir. Onun yardımı olmadan hakikati bulamayacağını anlar. Ve şirkten kurtulur. Yaratıcı da onun kalbinde iman nurunu yakar. Onu vahye muhatap eder.
Takvanın ikinci merhalesi inandığı yaratıcıya isyandan korunmak manasında günahtan uzaklaşmak, “maasiyi terk” olarak adlandırılır.
Kişinin iman ediyor olması onun günah işlemeyeceği ya da isyan ifade eden tavrı göstermeyeceği anlamına gelmez. Kalbin ameli, şirkten kurtulmanın vesilesidir fakat isyandan kurtulmak için isyanı ima eden fiillerin terk edilmesi gerekir. Yani Allah’ın emrine karşı gelmekten kaçınılması gerekir. Bu aşamada Allah, fiili hidayet vesilelerini devreye sokar. Kişi artık isyandan kaçmak suretiyle Allah’ın emirlerine itaat nimetiyle nimetlendirilir. Kişi yaratıcıya karşı, “Ne yapmalıyım ki sana isyan etmiş olmayayım, senin razı olduğun doğru iş hangisidir?” tavrını takınır. Ve Rabbinin razı olacağı amele yönelir. Bu, bedenin ibadetini netice verir ki bunun da en cami tezahürü namazdır. Zira Kur’anda, “Namaz, insanı fahşâdan, münkerden, her çeşit çirkinlik ve kötülükten alıkoyar. (28/45)” ayetinde olduğu gibi insanı isyandan alıkoyacağını vurgular. Burada insan kalbin amelini namazına ya da bedeni ile yaptığı amellere yansıtmak suretiyle isyandan kurtulur. Yani kalbi ile iman ettiği Rabbe bedeni ile de itaat eder. Amelinin saiki iman olur. Allah adına işler, başlar, alır, verir vs. Azalarını ve diğer donanımlarını Allah’ın emrettiği şekilde kullanır, Allah’ın Resulüne uymaya çalışır, şeriata tabi kılar.
Kalbin ameli olan iman, asıldır. Bediuzzaman bunu bir sonraki ayeti izah ederken vurgulamakta yani “ellezine” izahında “el müminu” de “el” yerine “ellezine” nin kullanılışının maksadının kelimenin sılasına gönderme yapmak olduğunu söylemek suretiyle makbul olanın iman olduğunu, kişinin iman fiilini yerine getirdiği için övüldüğünü vurgular. Yani iman diğer üç mertebeyi de içeren amelin ruhu hükmünde olan bir cevherdir.
Önce kalp takva yoluyla, iman vesilesiyle itaat eder ve kişi şirkten kurtulur, daha sonra iman bedenin efaline de sirayet etmek suretiyle ya da amelini ibadete tahvil etmek suretiyle isyandan kurtulur.
Takvanın son merhalesi masivaullahı terktir. Burada esbabın vesilelikten tamamıyla azledilmesi ve dolaysıyla mülkün tamamıyla sahibine iadesi söz konusudur. “Açın gözünüzü! Allah'ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. Onlar ki, iman etmişler ve Allah'a karşı gelmekten sakınmışlardır. (Yunus Suresi, 62-63) ayetlerinde de vurgulandığı gibi kul kalbinde ve ruhunda ondan gayrisine karşı minnet duymaz, korku ve hüzün yaşamaz. Allah’ın velisi, dostu olur. Dikkat edersek ayette ilk iki takva merhalesine sarahaten işaret edilmektedir.
Bu aşamada zekât yani mal ile yapılan ibadet devreye girer. Kul her şeyi ile Allah’a ait olduğunu ilan ve izhar babında sahip olduklarını ya da emanet olarak kendinde bulundurduklarını gerektiğinde Allah adına harcamakta tereddüt göstermez. Zekâtın en zirvesi şahadettir. Şahadet de bir nevi zekâttır. Yeri geldiğinde sahip olduğu en kıymetli şeyi Allah’a iade etmek ve her şeyi ona ait kılmayı bilfiil göstermektir. Ama asıl olan her an bütün sahip olduklarını Allah’ın olduğu bilincinde ona feda ederek yaşamaktır. Her anını ve her şeyini ona feda etmektir.
Özetle, kişi önce esbabın tesirini azletmek suretiyle şirkten kurtulur, imana girer. Sonra kendi fiilinde etkin olmadığını anlamak ve yaratıcı adına kendisine verilenleri istimal etmek suretiyle isyandan kurtulur. Rabbe muti bir abd olur. Daha sonra ondan gayrisini terk etmek suretiyle ya da her şeyini ve her şeyi ona feda etmek ona ait kılmak ya da nefsi de terk etmek suretiyle kâmil bir insan olur. Belki hadis-i kutside bahsedildiği tarzda “Allah’ın gören gözü işiten kulağı vs.” olur. Masivaullahı terk ancak amelini tamamen Rabbin rızasına uydurup mülkü ona teslim etmekle, onun yolunda feda edebilmekle mümkündür.
Burada her üç merhalede de takva, imana öncülük yapmaktadır. İlk aşama imanın kalbe girmesi aşamasıdır ki kişi kendinin dolayısıyla tüm yaratılanların yanılabilir olacağını kabul etmek yani “Ya benim bildiğim yanlışsa, hem ben nasıl beni aşan bir hususta hüküm verebilirim.” kabilinden tavırlar sergileyerek takvaya sarılır ve neticesinde iman onun kalbine ihsan edilir. Bu aşamada takva bir nevi enaniyetin ve kibrin terkine bakar. Hodbinlikten vaz geçip tevazu yolu tutulur. İnsan kendi yaradılış gerçeğini kabul eder. Kalbini ilm-el yakin imana mazhar eder. Bu aşamada kişiye Allah’ın insan bedeninde konuşan dili olan vicdan öncülük eder.
İkinci aşamada ise takva, yaratıcıya itaati netice veren amele binektir. Kişiyi ayn-el yakin imanın eşiğine taşır. Kul, fiiliyle yaratıcısını, yaratıcının hâkimiyetini onaylar. Ona isyanı terk etmek suretiyle emre muti olma nimetine mahzar olur. Kalbi ile yaptığı iman etme amelini fiiline yansıtır. Bu aşamada şeriat ve Allah Resulünün (asm) sünneti öncülük yapar.
Üçüncü merhalede de takva taşıyıcılık, bineklik vazifesini sürdürür ve insanı kemalatın zirvesine çıkarır. Yani hakk’al yakin iman mertebesine ulaştırır. Kul, masivaullahı terk etmek suretiyle tıpkı Rasulullah’ın (asm) Mirac’ında olduğu gibi kâinatı ardında bırakarak O’na yönelir. O’nun için her şeyi hatta nefsini de terk eder. O’na yanaşır. Her daim huzurda olur. Bu aşamada vicdan ve sünnetin yanında bizzat Allah’ın akrebiyeti ile cezbi öncülük eder.
Bu aşama bizim gibi nefisperestlerin anlayış merhalesinin çok fevkınde olduğundan sadece Bediuzzaman’ın ifadelerinden yola çıkarak kendi anlayışımı zikrettim. Rabbim takvanın üç merhalesinde kalbin, bedenin ve malın ibadetine nail olarak O’nun kurbiyetine yanaşmayı ve masivaullahı terke muvaffak olup O’na kâmil bir kul olarak mukabele etmeyi nasip etsin. Bizi korku ve endişeden azade olmuş dostlarından eylesin. Âmin.
Abdurreşid Şahin