26 Ocak 2012 Perşembe
KEVSER SURESİ
Kurban
Bak biz sana kevseri verdik.
O halde seni yaratan adına ibadet et.
O’na yönel, onun adına kurban kes.
Şu gerçek ki, senden nefret eden,
(her türlü iyilik ve güzellikten)
kesilmektedir. Ve işte o ebterdir.
Kevser suresi
EY NEFİS!
Nice kurban bayramı gibi bayramın ve kurbanın anlamını idrak edemeden yine veda ediyorsun ona. Etrafında akan kanları, yıkılan hayvanları, kesilen binlerce, milyonlarca ölü bedenleri görüp soruyorsun: Neden?
Neden milyonlarca cana kıymak gerekiyor?
Neden bu vahşet? Neden hayatlar son buluyor? Yaratıcı neden buna izin veriyor?
İçindeki isyanı hissediyor, gafletin yüzünden çektiğin ızdırabı anlıyorum.
Evet biliyorum, herkes gibi sen de sevmezsin yokluğu. Dilinin dokunduğu tat bitmesin istersin, gözüne değen güzellik solmasın istersin. Kulağına fısıldanan sözler dinmesin dersin. Biliyorum,
evet biliyorum, herkes gibi sen de hayata delicesine bağlısın. Bitişleri sevmezsin. Kötü sondan hoşlanmazsın. Ayrılıklar olmasın istersin. Doyumsuzcasına yeniliklere aşık olan kalbinin tükenişlerde tükendiğini biliyorum
Evet herkes gibi sen de baharın solan yapraklarından hüzün devşirir, ayrılıklardan dolayı feleğe sitemler yağdırırsın. Güneşin batışı hüzünlendirir seni. Ölümün yüzüne asla bakamazsın. Bitişler kâbusun olur, yok oluşlar karabasan…
Kendine bir bak. Duygularını bir dinle. Kalbine kulak ver. Dokunduğu bir çiçeğin bile solmasına razı olmayan ve onunla ebediyen var olmak isteyen kalbinin arzusunu keşfet. Her şeyi kendisine düşman eden hatta en çok sevdiğini en büyük bir düşmana çeviren, içinde haykıran, asla kesilmeyen o sese kulak ver. Ne istiyor bir dinle!
Bak, bitmeyen ilişkiler istiyor. Solmayan güller, elemsiz lezzetler istiyor. Daima tazelenen, daima haz veren, tükenmeden artan, arttıkça arzulatan, sona değmeyen, sonsuza giden bir hayat istiyor. Fani, geçici, sönücü olan hiçbir şeye razı olmuyor. Yani kısacası herkes gibi o da Kevser’i istiyor. Hadsiz arzularının karşılandığı bir nehir, sayısız düşmanını defeden bir sığınak istiyor. Bak dinle. Her ilişki onu fısıldıyor. Her çaba ona yöneliyor. Her arzu ona ulaşıyor. Hayata dokunan her varlığın var olmasını isterken aslında onu istiyor. Yaşamlar sönmesin derken onu fısıldıyor.
İşte Kevser sana bu derece yakın. Kalbinin ellerine takılmış. Sıkı tut onu. Sakın bırakma!
Bak, kalbine bitmeyen hayat, sönmeyen lezzet, eksilmeyen güzellik isteten kalbinin sahibini dinle. Sana, kalbin de şahittir ki biz sana Kevser’i verdik, diyor. O zaman kaybetme, içine düştüğün deryayı. Kevser’ini kaybetme. Kevser’in sahibi için namaz kıl ki Kevser sende kalsın. Yani neyi seversen sev, neye bakarsan bak, neye dokunursan dokun O’nun adına dokun, O’nun adına bak onun için sev. Sevdiğin şeyde O’nu gör ve O’nu sev, O’NA YÖNEL. Zira kalbinle sevdiğin her şey O’ndandır. Bitmeyen güzellik O’nundur ve tüm güzeller o güzelliği yansıtır. Tek var olan O’dur ve bütün varlıklar O’nun varlığının şahididir. Tıpkı gölgenin aslına şahitliği gibi. Kevser O’ndadır. O’nunladır ve O’ndandır. O hâlde seni O’ndan uzaklaştıran nefsini kurban et. O’nunla aranda kurulan bağı kesen, sonsuza uzanan arzularına set koyan nefis engelini kes. Nefsi de O’na ver ki kurban olsun. Sonsuza uzansın, O’na yaklaşsın. Kes göbeğini bağladığın tüm buzağılarını, kes zilletle boyun eğdiğin kuzularını, kes O’ndan seni alıkoyan inat keçilerini. Kibirle yürüyen enaniyet develerini kes. Perestiş ettiğin esbaba sırtını dön, sebeplerin sahibine yönel. Nefsin kanını akıt ki nefesin tükenmesin. Kurban ol ve yaklaş. Kevser’in içine dal. O’nda yok ol. Baki olan sende var olsun. O zaman sen de beka bulur ebediyen var olursun. Kesilmeyen, bitmeyen bir nimet bulursun.
Aksi hâlde helak olursun. O’na ulaşmayan her bakış söner. O’nu arzulamayan her istek gider. O’na dokunmayan her lezzet biter. Ebter olur, yok olur.
Evet asıl vahşet, varlığı sahibinden koparmakla olur. Asıl yok etme, kendinin olmayana sahiplenmekle başlar. Sana verilen bedeni, vereni dikkate almadan sergileme hakkını kendinde görmek, onun kıymetini düşürmektir, asıl vahşet. Varlığı Ezeli Yaratıcı’dan koparmaktır zülüm. Onu sahipsiz bırakmak, anlamsızlık girdabının içine salmaktır vahşet. Canı fenaya boğazlatmaktır cinayet. Ben deyip benliği kendine düşman etmektir kıyım. Cana kıymak canlara can katana canı kurban edememektir. Muhammed A.S.’ın, İbrahim’in A.S.’ın dinine sırt çevirip kendini ve tüm kâinatı yetim bırakmaktır vahşet. Kâinat çapında elemleri yüklenmektir hamakat. Tüm varlığın elemiyle ızdırap çeken duyguları sahibine teslim etmeyip onları tükenmez acılar içinde kıvrandırmaktır.
Ey varlığa âşık, ölümüne bekayı arzulayan, nimete doymayan ve ebed için yaratılan nefis!
Eğer ebter olup helak olmak istemezsen, eğer bekayı istersen kurban ol. Zaten O’nun olanı O’na bağ(ış)la ve “ses”ini kes.
ABDURREŞİD
HİÇ
ADI ‘LÂŞEY’Dİ, yani ‘hiç’. Hayata gelişini kendisi belirlemediği gibi, adını da kendisi belirlememişti. Zaten insan neyi tam olarak belirleyebilirdi ki? Önüne çıkan iki yoldan birini seçerdi belki ama yolda nelerle karşılaşacağını, ruhunda, iç âleminde neler yaşayacağını nasıl bilebilirdi ki?
Daha çocuk denecek yaşlarda iken babasına sorardı, adım neden Lâşey diye. Babası zamanın birinde şeyhini dinlerken şeyhi doğrudan doğruya ona dönmüş ve “anladın mı ey oğul, ya lâşe olursun ya da lâşey olup her şeyi bulursun” demiş. Babası bu sözün kendisini çok etkilediğini ve doğan ilk çocuğuna Lâşey adını koymaya karar verdiğini söyler oğluna. Ve sözüne devam ederek şöyle izah eder gelişmeleri:
‘Lâşey’ bir makamdır, tarikatın da ötesinde bir makam. Yolculuğun belki de en son durağı. Kendimi o yolculuğa layık görmediğim için kendi adımı değiştiremedim ama yine de o isim ile alakam olsun diye çocuğuma ‘Lâşey’ adını koymak istedim. ‘Ebu Lâşey’ olmayı seçtim yani.
Çocuk, ‘Lâşey’ adının bu şekilde konmasıyla birlikte kaderinin de çizildiğini anlar gibiydi. Onun hayat yolculuğunu şeyhin dilinden dökülen bir kelime belirleyecekti belki de. Hiç olup her şeye ulaşmak; O’nu bulmak, O’nunla olmak, O’nda yok olmak. İşte hayatının gayesi buydu artık.
Daha çocuktu ama büyük bir hedefe kilitlemişti kendini ya da kader onu böyle bir yolculuğa sevk etmişti.
Lâşey makamını bilmek aynı zamanda lâşenin de anlamını bilmeyi gerektiriyor olmalıydı ki zaman zaman ona Lâşey yerine lâşe diyenler de oluyordu. Bir gün babasına dert yandı yine, bu kez lâşenin ne olduğunu sordu ona. Babası doğrudan cevap verdi. ‘Lâşe pislik demek oğlum, ölü hayvanın kokmuş cesedine derler. Sen kafana takma bunu, ‘demek Allah bana ne olup ne olmamam gerektiğini hatırlatıyor’ diye düşün. Onlar sana lâşe dediklerinde ne olmaman gerektiğini hatırlarsın, adını andıklarında da ne olman gerektiğini. Yol bazen engellerle doludur. Engellerin ne olduğunu bilmen yolun kolaylaşmasını sağlar. lâşeyi bil ki Lâşey’e daha kolay varabilesin.’
Babasının dedikleri aklına yatmıştı ve artık kafasına takmıyordu söylenenleri. Kendi kendine ‘Lâşey olup her şeyin sahibini bulmazsan lâşe olup cehenneme yem olursun’ diye hatırlatırdı sık sık.
Yine bir gün yolculuktan sordu babasına. Miracı sordu. Babası ‘asıl yolculuk kalbin Rabbine olan yolculuğudur oğul. Kalbini masivaya kabir yapıp, onu kendinde bulmandır. Biz tarikat ehliyiz ve bizim meşrebimizde bu yolculuk dört kelimeyle ifade edilir. Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk. Ama hakikat ve şeriat ehli bunu başka türlü söyler”
“Ne söylerler baba?”
Mesela “Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak, ey aziz” derler.
“Ne fark var aralarında?
“Zahirde bir fark yok. Bir paranın iki yüzü gibidir bunlar. Biri velayet diğeri nübüvvet yolunu resmeder. Birinde aşk vardır. Aşk o yolun bineğidir. Diğerinde acz, fakr, şefkat ve tefekkür.
Çocuk babasına bu yolculuğa ne zaman çıkacağını sorar. Babası ‘daha zamanı var’ diye geçiştirir. Çocuksa ısrar eder. Yolculuk için hazır olduğunu söyler. Baba ise henüz hazır değildir. Çocuğundan uzaklaşmaya gönlü razı olmaz. Fakat çocuk da ısrarından vazgeçmez. Yemeden içmeden kesilir. Babasını her görüşte zaman gelmedi mi hala dercesine gözüne dokundurur bakışlarını. Artık babası da kaçıramaz ondan bakışlarını. Ve yapamayacağı bir şey olduğunu söyleyerek caydırmak ister onu. Daha erken diye düşünür.
Bir gün yine çocuğun sual eden gözleriyle karşılaşınca kabul etmekten başka çare bulamaz. Ona tarikatın hakikatini öğretmesi ve yolculuğunda mürşitlik yapması için çok güvendiği bir şeyhe gönderir. Ve ona: “bundan sonra senin baban ve velin o. O ne derse onu yapacaksın, sakın ona karşı gelmeyesin. O seni gideceğin yere kadar götürür. Eğer götüremezse, götürecek birini bulur. Şimdi söz ver bana, ne olursa olsun, onun sözünden çıkmayacaksın, tamam mı?”der.
Çocuk, evet manasında başını sallar ve babasının elini öper. Babası çocuğu bir kervana katarak, şeyhin bulunduğu şehre yollar. Şeyhe ulaşan çocuk, babasının mektubunu ve selamını ona iletir. Şeyh daha görür görmez kalbi ısınır küçük dervişe. Ondaki azmi, gayreti ve edebi gözlerinden okur. Emanete ehil biri olduğunu anlar. Bir müddet dergâhta nefsini terbiye edecek işlerle meşgul eder. Onun hiç bir şeyden yılmayan halini görünce karar verir, onu uzun bir yolculuğa göndermeye.
İlk imtihanı dünya ile olacaktır. Bağdat’a gönderir onu. Kendi müritlerinden olan zengin bir tüccara emanet eder. Ona ticaret yapmasını ve gerekirse evlenip hayat kurmasını önerir. “Ne zaman seni çağırırsam her şeyi bırakıp, hiç bir şey yapmadan derhal bana geleceksin” der.
Genç derviş bu sözden imtihan için gönderildiğini anlar ve memnun olur. Bağdat’a ulaşan genç kısa bir zamanda kendisinin de anlayamayacağı bir şekilde zengin olur. Bir müddet sonra şehirde bir dilbere aşık olur. Aşkı öylesine kalbinde yer eder ki başka bir şey yapamaz olur. Dilber tüccarın kızıdır. Sonunda dayanamaz tüccardan kızını ister. Tüccar tüm varlığını kızına vermek ve bir müddet yanında karın tokluğuna çalışmak şartıyla kabul eder. Derviş pek düşünmeye gerek duymadan tüccarın teklifini kabul eder, zira aşkından başka bir şey düşünemez olmuştur. Malını tüccara teslim eder ve yanında yok bahasına çalışır.
Tüccar, dervişin bu fedakârlığı karşısında sözünde durur. Ve nikahlar kızıyla genç dervişi. Üstelik mirasına da ortak eder.
Daha henüz kız eve yeni gelmiştir ki dervişin kapısını biri çalar. Derviş, hanımının peçesini henüz açmamıştır bile. Kapıyı açar, karşısında bir ulak, elinde de bir mektup. Mektubun kimden olduğunu hemen anlar. İçinde de ne yazıldığını tahmin eder. Bir an tereddüt eder, o geceyi orda geçirip öyle gitmek ister. Fakat bunun da sınavın bir parçası olduğunu hisseder. Asıl hedefine ulaşmada ayağına takılacak bir engelin olmasını istemez. Nefsi bir hayli zorlar onu. Belki saatlerce bir şey yapmadan bekler öylece. Kalbi kuralı bozmaya yanaşmaz. Hiç bir şey söylemeden dışarı çıkar. Serin rüzgârla taşınan toprak kokusunu ciğerlerine çeker. Son bir kez evine ve bahçesine bakar. Toprak nice güzellikler yetiştirmiştir. Ve üzerinde nice binalar biçilmiştir (dikilmiştir). Hepsi sonunda yine ona dönerler. Bizler ondan geldik ve ona döneceğiz der ve yola koyulur.
Kapalı zarfı şeyhe ulaştırır. Şeyh emrin derhal yerine getirildiğini anlar ve takdir eder onu. İlk sınavı başarıyla geçmiştir. Bir müddet yanında tutar onu, sonra tekrar yola koyulmasını söyler.
Çok uzak bir ülkenin ücra bir şehrine gönderir onu. Halkın irşadıyla vazifelendirir. Derviş yola koyulur ve uzun bir seferden sonra menzile ulaşır. Çok kısa bir sürede herkesin gönlünde taht kurar. Nice müritlere ulaşır. Etrafında nice insanlar pervane olur. Çok tanınan, ilmi âleme yayılan bir allame olur. Fakirlerin dostu, yetimlerin koruyucusu, ilim meclislerinin gülü olur. Sonunda büyük bir medrese inşa eder. Böylece oraya dünyanın dört bir yanından ihlâslı ve zeki talebeleri celbetmeyi hedefler. Tam medresesin inşaatı bitmiştir. Herkes medresenin açılış duasını yapması için onu bekler. Yüzlerce âlim ve binlerce talebe hayranlık içinde onu seyreder. Derken bir ulak belirir yanı başında ve eline bir zarf tutuşturur. Derviş mektubun kimden geldiğini bilir.
Daha yolun henüz başındadır ve yapacak çok şeyi vardır. Üstelik yaptığı iş de ahiret işidir ve Allahın rızası gözetilmektedir. Zihninde bu ve benzeri düşüncelerle gelgitler yaşarken bir an sözünü hatırlar ve bunun da bir sınav olduğunu fark eder. Kararını verir ve derhal yola koyulur.
Üçüncü yolculuk ise yalnız başına çekileceği bir mağaradır. Şeyhi onu riyazet için yollar. Uzun bir riyazet, tezekkür ve tefekkürden sonra, dervişin gönlü açılır. Görülmedik haller yaşar. Adeta gayb perdesi açılmıştır ona. Daha önce hiç tanımadığı âlemlerde dolaşır. Yaşayan ve ahirete göçmüş velilerle tanışır. Peygamberlere talebe olur. Onların ilminden feyiz alır.
Yakaza halinde Rasulullahla (a.s) görüşür. Ondan ders alır. Her an Allah’la olmanın hazzına varır. Hiç ayrılmak istemez oradan. Bir ömür boyu hatta sonsuza dek orada kalmak ister. Geceleri namaz kılar, gündüzleri âlemi tefekküre dalar. Âlemde bir o vardır, bir de onunla mevcudat vasıtasıyla konuşan Rabbi. Derken tekrar bir ulak gelir ve yine dönüş vardır. Bu sefer uzun süre düşünür. Hayatının en zor kararıyla yüzleşir. Fakat yapacak bir şey yoktur. Verdiği sözü tutmalıdır. Zira söz namustur. Namus gitti mi her şey gider.
Hemen yola koyulur. Şeyh onun simasını gördüğünde gözlerinde kendisini fersah fersah geçtiğini anlar. Artık ona ihtiyacı yoktur. Son bir vazife daha verir ona. Derki “bu şehirde büyükçe bir evde bir kadın yaşar. Git o kadını ziyaret et. Ondan alacaklarını al ve geri dön. Gece yarısı yola koyulur derviş. Eve vardığında kapının açık olduğunu görür. Açık kapıdan içeri dalar.
Ev saray gibi çok büyüktür. Onlarca odası vardır. Ve odalardan kahkahalar, eğlence sesleri yayılmaktadır. Kızlı erkekli gruplar içki içip meşk etmektedir. Kapının açık olmasından anlar ki açık kapılardan gitmesi gerekir. Doğruca yukarıya çıkar. En üst katta sadece bir kapı açıktır ve o kapıdan içeri girer. İçerde üzeri ziynetlerle dolu orta yaşlı bir kadınla karsılaşır. Anlaşılan malikânenin sahibidir o kadın. Gelenin kim olduğundan haberdardır ve buyur eder yanına. Yakınında bir sedire oturtur. “Demek sensin hakikat yolcusu. Ya da son kurban”
Bir müddet karşılıklı bakışırlar. Kadın içeriye gider ve elinde kadehle geri döner. Kadehi ona uzatır ve içini şarapla doldurmaya kalkışır. Derviş şarabı tutar. Ve masaya koyar. Kadın “yolun sonuna geldin, kadehi doldur iç ve nihayete eriş. Madem hiç bir şeysin hiç bir itikada sahip olmamalısın. Hiç bir şey olanın hiç bir itikadı olmaz. Tüm inançlardan sıyrılmadıkça Ona tam olarak ulaşamazsın. Her şeyden sıyrıl ki Onu her şeyi ile bulasın.”
Genç derviş maksadının emre karşı gelmek olmadığını sadece emrin doğru yoldan gelip gelmediğini anlamaya çalıştığını söyler. Cebinden küçük bir bıçak çıkarıp parmağını keser, oluk gibi akan kanı kadehe doldurur. Ve kadına uzatır. Kadın tiksintiyle dervişe bakar. “Bunu içmemi mi istiyorsun yani?” diye sorar. Ve kadehi iter.
Derviş “sen benden ahiretimi ve dinimi terk etmemi istiyorsun. Bense senden dünyandan küçük bir lezzeti terk etmeni. Sen dünyanın küçücük lezzetini terk etmeye yanaşmazken benim dinimi terk etmemi nasıl beklersin?” der ve şarabı içi kan dolu kadehin üstüne ekler. Kadehi alır, tam ağzına götürecektir ki kadın elini tutar.
“Asıl mesele terki terk etmektir. Terki terk etmedikçe yol tamam olmaz. Bazılarının kalbi buzdan bir kadeh gibidir. O kadehe yoğunlaşır ve kadehin azametine hayran olur. Çünkü kadeh de sudan gelmiştir. Kadehin içine suyu doldurdu mu bütün deryayı yuttum zanneder. İçindeki suyu da buz yapar. Tüm varlığıyla su olduğunu zanneder. Dili ‘Rabbim cübbemin içindedir’ dedirtir. Ama bazı kalpler de vardır ki, resullerin ve kâmil insanların kalbi gibi, onlar kadehe bakmaz, deryaya nazar ederler. Deryanın sonsuzluğu karşısında kadehin küçüklüğünü fark ederler. Kadehin de Ondan olduğunu bilip, fırlatırlar onu deryanın içine. Derya da yok olur, derya olurlar.” der ve kadın dervişin elindeki kadehi ağzına götürür ve içer. İçindekini bitirir bitirmez, yere yığılır. ‘Allah’ der ve canını teslim eder.
Genç Derviş, hemen şeyhinin dergâhına doğru yol alır, dergâha vardığında bir hüzün havası hisseder. Koşarak şeyhin kapısına varır. Kapı açıktır. Ve şeyh cansız bedeniyle yatağında yatmaktadır. Gözleri açıktır hala. Sanki hiç ölmemiş gibidir. Zaten öyle değil midir ki? Allah’ın dostları ölümle gerçek hayata başlarlar.
Şeyhin yanında bir zarf gözlerine ilişir. Zarfı açar ve okumaya başlar.
“Ey oğul! Ben görevimi tamamladım. Gözüm arkada kalmayacak inşallah. Sen gerçek mürşidi buldun. Tarikatın sonuna ulaştın. Fakat sanma ki yolun sonundasın. Tarikat yolun başıdır. Şeriat asıl olandır. Zira hakiki şeriat tarikatın da marifetin de hakikatin de ta kendisidir. Resulullah (s.a) yolun en zirvesinde, ondan ötesi olmayan yerdeyken gerisin geri ümmetin yanına döndü. Onun kalbindeki şefkat, aşkına galip oldu. Aslında yolun sonu yoktur oğul. Sonu olan yol, yol değildir zaten. O’nun sonu olmadığı gibi O’na giden yolların da sonu olmaz. Onda kaybolan yoldan da kaybolur. Her yer O’na yol olur. Her yolda da O’nu bulur. Lâşey olan her şeyde O’nu bulur. O’ndan olur, O’nunla olur. Vesselam”
Şeyh-i LÂŞEY
Abdürreşid Şahin
ZİKRET Kİ ZİKREDİLESİN
EY NEFİS!
Bu gün yine boş sandıklarla çıktın rabbinin huzuruna. Sen kılmış olduğunu ve içerisinde rabbine neleri söylediğini kendin dahi hatırlamadığın namazlarını kıyamette rabbinin hatırlamasını nasıl umarsın!
Sen görmüyorsun ki namazlarını onun görmesini isteyesin. Yıllar geçse de lezzetini kalbinde tattığın namazlar nerede?
Onları hatırlıyor olman onun tarafından anılıyor olmanın bir alameti değil mi?
O sana o namazları sık sık hatırlatarak adeta ‘ben boş sandıkları değil küçük ama zinetli, zümrüt misal namazları isterim’ demiyor mu?
“Bana ne getirdiğine önce kendin bir bak! Sandığın içinde ne olduğunu kendin dahi bilmezken benim hatırlamamı nasıl beklersin. Sen beni zikretmedin ki ben seni zikredeyim. Sen hiç unutamadığın zinetleri getir bana. Sunacaksan onları sun bana, kulağını kalbine yanaştırdığında seni zikrettiğimi duyacak, huzur bulacaksın o zaman” demeyecek mi?
Ey nefis!
Sahi sen onunla ne konuştuğunu anımsıyor musun? O halde hala nasıl onun seni zikretmesini bekliyorsun?
Ey kölesini yedirip içiren, sonra uykuya emanet eden gafil!
Nefs kölesini Allah’a sat ki cenneti bulasın. Nefsin yakasını bırakma ki o seni yaka-paça gazabın koynuna atmasın.
Gerçekten sevdiğin ve değer verdiğin birinden veya birilerinden bir hediye aldığında memnun olur, minnettarlığını ilan edersin. O hediyeyi her gördüğünde onu hatırlar zikredersin. Onu başkasına gösterdiğinde sana hediyeyi vereni yâd eder ve bana bunu falanca verdi diye ilan edersin. Peki, sana her gün ve her anda hadsiz hediyeler sunan rabbini neden hatırlamaz ve minnetle yâd etmezsin. Yoksa onun sendeki kıymeti daha mı az ki onu pek az zikredersin. Ya da onun hediyesinin çokluğu onu kıymetten mi düşürüyor ki zikretmeye değer bulmazsın.
Sonra bir de rabbim beni unuttu diye insanlara dert yanarsın. O nasıl seni unutur. Her an seni var edip yanında gözetleyen rakibin iken…
Her an nefes alıyor, görüyor, işitiyor ve hissediyorsun. Bütün bunlar çok mu kıymetsiz. Sorarım sana gözlerinin bedeli nedir, kalbini kaça satarsın, işitmenin bedeli ne?
Anadan doğma kör olsan sevdiğin birini bir dakikacık görme uğrunda bütün servetini vermez miydin? Gözünün nuru çocuğunun sesini bir kez işitmenin bedeli nedir? Sekeratta kalbin durmuşken bir dakikacık daha atması için bütün varlığını vermez miydin?
Oysa sen her an görür haldesin. Gözünün ve gördüklerinin bedeli olarak ne veriyorsun? Sevdiklerinin sesi kulaklarını okşuyor. Hangi bedeli ödüyorsun? Kalbin canın için ve cananların için durmadan atıp duruyor.
Sahi kalbinin sahibine ödemen gereken bir bedel yok mu sence?
Sen sevdiklerine seni hatırlamaları ve anmaları için hediyeler verirsin. Onların teşekkürü unutması durumunda nankör diye dert yanarsın.
Öyleyse ey nefis senin nankörlüklerine ne demeli… O seni hadsiz nimetleriyle zikrediyor sen de onu hadsiz bir niyet ve itikad ile zikret ki onun seni her an zikrettiğini göresin. Sana verdiklerini ve veriyor olduklarını fark ederek şükret ki nimet ziyade olsun. Aksi takdirde sen unuttuğun için unutulursun ve nimeti inkâr edenlerden olursun.
Ey rabbini arayan nefis!
Allah’ı yanında bulmak ve her an nimet içinde olmak istersen namazla ve sabırla ona yönel. Onu çokça zikret ki seni zikrettiğini göresin.
ABDURREŞİD
BELA
Bela’yı hatırlıyor musun?
Ne belası.
Baş belası değil elbet.
Peki, neyin belasını hatırlamalıyım?
Ruhunun ‘bela’sını.
Ruhun belası mı ama nasıl hatırlayabilirim ki!
Hani bütün ruhlar tasdik etmişti ya Rablerini. Elest bezminden bahsediyorum.
Anlayamadım.
Ruhlar âleminde ilk yaradılış anında, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyen Rabbin sorusu karşısında bütün ruhlar, “Evet, öylesin” manasında “bela” demişler.
Hatırlamam mı gerekiyor?
Hayır, unutmaman gerekiyor.
Unutmamak mı?
Evet, unutmamak çünkü o soru her an soruluyor hatta zamanlar üstü sorulan zamansız bir soru bu.
Peki, şimdi zamanı mı bu sorunun?
Evet, eğer kabirde cevapsız kalmak istemiyorsan şimdi cevaplamalısın.
Şimdi mi… ama nasıl?
Kâinatı ve kendini dinle, bu sualin her an sorulduğunu ve aynı zamanda cevaplandığını işiteceksin.
Sahi sen nasıl oluyor da bir meyveyi tadabiliyor ve lezzet alabiliyorsun?
Tüm bunlar zaten olagelen şeyler.
Dilin terbiye ediliyor olmasaydı sen o tadı algılayıp lezzet alabilir miydin?
Yani?
Dilin tadıyorsa, meyveyi yaratan dilini de o meyveden istifade edecek şekilde terbiye etmiş ve etmekte.
Peki, bunun bela ile ilgisi ne?
Meyve sana Rabbin sorduğu soruyu tekrar ediyor, yeniliyor.
Tekrar mı ediyor?
Evet, tekrar ediyor çünkü o soru geçmişte sorulup bitmiş bir soru değil. Her an soruluyor. Zira ezelden gelen bir söz o.
Nasıl yani?
Mesela Yaratıcı, bir meyve aracılığıyla seninle konuşuyor ve sana soruyor. Her şeyle yeniliyor sorusunu. Ya da yeniden işittiriyor.
Bana soru mu soruyor, nasıl yani?
Evet. Sana meyvenin lisan-ı hâliyle, “Ben bu meyveyi tadıp lezzet alacak şekilde seni terbiye eden Rabbin değil miyim?” diye soruyor. Yoksa sen nereden bilecektin meyvenin tadını ve de meyve nereden bilecekti senin tatmak istediğini. Meyveyi tadabiliyor oluşun, çiçeği koklayıp memnun oluyor oluşun yan da bir pislikten tiksinip onu istemiyor oluşun tesadüf mü yani. Seni iyiden hoşlanacak ve kötüyü sevmeyecek hâlde terbiye eden kim? O sana hâlâ aynı soruyu sormuyor mu? “Güzeli sevecek ve çirkinden hoşlanmayacak şekilde duygularını terbiye eden Ben; yani güzelin, çirkinin Yaratıcısı ve senin donanımlarını onlara göre terbiye eden Rabbin değil miyim?” demiyor mu? Ruhuna ve o ruhun ellerinin uzandığı kâinata bir bak, bu sorunun ne derece aşikâr olduğunu görürsün.
Ey nefis!
Sakın gaflet etme. Ve “bela” de.
Her muhatap olduğun şeyde Rabbini tasdik et.
Gördüklerin sana gözünün Rabbini sorar ya da Rabbin sana onların hâlinden, “Ben senin gözünü görecek şekilde terbiye eden Rabbin değil miyim?” diye sorar. Sen de o gözü O’nun adına kullanmak suretiyle “bela” de. Rabbini tasdik et. Emanete hıyanet etme.
Dilin, belasını bulmadan “bela”ya dokunsun. Gözlerin “bela” okusun, kulakların dilinden “bela” duysun; ta ki belanı bulmayasın. Dilin sustuğu ve azaların konuştuğu günde, onlar Rabbi tasdik ederlerken senin kaybettiğin “bela”yı sana buldurmasınlar. O zaman her şeyini kaybetmiş olursun. Zira Rabbinin olmayan bir şey yok ki sende kalsın, senin olursun. O hâlde ‘bela’ demek suretiyle belayı defet.
Evet, ey nefis!
Her dil, tattığı tatlar adedince kendini tatlardan istifade edecek şekilde yaratan Rabbini onaylar ve “bela” der. Her göz, gördüğü mevcut adedince “bela” söyler. Her kulak işittiği sesler adedince kulağa işittiren Rabbin sözünü tasdik eder. Her ruh “bela” der. “İşittik ve iman ettik.” diye onaylar her kalp. O hâlde sen de arkadaşlarına uy ve seni terbiye eden Rabbine cevap ver. “Bela” de. Ve sakın rabbini tanımadan bu dünyadan göçeyim deme. Yoksa hem kendini hem, kendi adına, kardeşlerini de helak edersin. Zira Rabbin “elestü”nün cevabını almazsa bela verir. Rabbin varsa belan da olmalı. Bela’n yoksa Rabbinden sana bela gelir. Sen kendi belanı bulursun. Burada Rabbin sualine “bela” de ki o da senden kabirdeki “Men rabbuke?” belasını\sınavını başından savsın.
Ey beni Seni tanıyacak surette yaratan ve hadsiz kabiliyetle donatan Rabbim! Ey elest bezminden bu yana daima rububiyetini kullarında tecelli ettiren Rabbim. Bizi kabirde cevapsız bırakma. Her an tecelli eden rububiyetini tasdik ederek, “Men rabbuke”ye karşı bize “Rabbim semanın ve arzın ve içerisindekilerin, bütün zaman ve mekanda, terbiye edicisi olan ve beni de onlarla terbiye eden Allah’tır.” demeyi nasip eyle. Her andaki belayı, rububiyetinin tasdiki manasındaki “bela” ile sav ki bela vereni bulduk, tüm belalardan kurtulduk, diyebilelim. O ne güzel beladır ki tüm belaları savar.
Bize sensizlik belasını savan bir bela ver. Belayı veren olduğunu bize unutturma.
Zira Senin verdiğin belanın kurbanıyız biz. Belana kurban olalım, belada seni bulalım. Âmin.
Abdurreşid.
ZİKRET Kİ ZİKREDİLESİN
EY NEFİS!
Bu gün yine boş sandıklarla çıktın rabbinin huzuruna. Sen kılmış olduğunu ve içerisinde rabbine neleri söylediğini kendin dahi hatırlamadığın namazlarını kıyamette rabbinin hatırlamasını nasıl umarsın!
Sen görmüyorsun ki namazlarını onun görmesini isteyesin. Yıllar geçse de lezzetini kalbinde tattığın namazlar nerede?
Onları hatırlıyor olman onun tarafından anılıyor olmanın bir alameti değil mi?
O sana o namazları sık sık hatırlatarak adeta ‘ben boş sandıkları değil küçük ama zinetli, zümrüt misal namazları isterim’ demiyor mu?
“Bana ne getirdiğine önce kendin bir bak! Sandığın içinde ne olduğunu kendin dahi bilmezken benim hatırlamamı nasıl beklersin. Sen beni zikretmedin ki ben seni zikredeyim. Sen hiç unutamadığın zinetleri getir bana. Sunacaksan onları sun bana, kulağını kalbine yanaştırdığında seni zikrettiğimi duyacak, huzur bulacaksın o zaman” demeyecek mi?
Ey nefis!
Sahi sen onunla ne konuştuğunu anımsıyor musun? O halde hala nasıl onun seni zikretmesini bekliyorsun?
Ey kölesini yedirip içiren, sonra uykuya emanet eden gafil!
Nefs kölesini Allah’a sat ki cenneti bulasın. Nefsin yakasını bırakma ki o seni yaka-paça gazabın koynuna atmasın.
Gerçekten sevdiğin ve değer verdiğin birinden veya birilerinden bir hediye aldığında memnun olur, minnettarlığını ilan edersin. O hediyeyi her gördüğünde onu hatırlar zikredersin. Onu başkasına gösterdiğinde sana hediyeyi vereni yâd eder ve bana bunu falanca verdi diye ilan edersin. Peki, sana her gün ve her anda hadsiz hediyeler sunan rabbini neden hatırlamaz ve minnetle yâd etmezsin. Yoksa onun sendeki kıymeti daha mı az ki onu pek az zikredersin. Ya da onun hediyesinin çokluğu onu kıymetten mi düşürüyor ki zikretmeye değer bulmazsın.
Sonra bir de rabbim beni unuttu diye insanlara dert yanarsın. O nasıl seni unutur. Her an seni var edip yanında gözetleyen rakibin iken…
Her an nefes alıyor, görüyor, işitiyor ve hissediyorsun. Bütün bunlar çok mu kıymetsiz. Sorarım sana gözlerinin bedeli nedir, kalbini kaça satarsın, işitmenin bedeli ne?
Anadan doğma kör olsan sevdiğin birini bir dakikacık görme uğrunda bütün servetini vermez miydin? Gözünün nuru çocuğunun sesini bir kez işitmenin bedeli nedir? Sekeratta kalbin durmuşken bir dakikacık daha atması için bütün varlığını vermez miydin?
Oysa sen her an görür haldesin. Gözünün ve gördüklerinin bedeli olarak ne veriyorsun? Sevdiklerinin sesi kulaklarını okşuyor. Hangi bedeli ödüyorsun? Kalbin canın için ve cananların için durmadan atıp duruyor.
Sahi kalbinin sahibine ödemen gereken bir bedel yok mu sence?
Sen sevdiklerine seni hatırlamaları ve anmaları için hediyeler verirsin. Onların teşekkürü unutması durumunda nankör diye dert yanarsın.
Öyleyse ey nefis senin nankörlüklerine ne demeli… O seni hadsiz nimetleriyle zikrediyor sen de onu hadsiz bir niyet ve itikad ile zikret ki onun seni her an zikrettiğini göresin. Sana verdiklerini ve veriyor olduklarını fark ederek şükret ki nimet ziyade olsun. Aksi takdirde sen unuttuğun için unutulursun ve nimeti inkâr edenlerden olursun.
Ey rabbini arayan nefis!
Allah’ı yanında bulmak ve her an nimet içinde olmak istersen namazla ve sabırla ona yönel. Onu çokça zikret ki seni zikrettiğini göresin.
abdurreşid
9 Ağustos 2010 Pazartesi
HAYIR ŞER İKİLEMİ
“BİSMİLLAH HER hayrın başıdır” diyor Bediüzzaman ve bütün mevcudatın hal lisaniyle Bismillah dediğini ekliyor. Burada Bismillah’ın her hayrın başı olduğunu söyledikten sonra bütün mevcudatın da Bismillah dediğini vurgulamakla mevcudatın hayır olduğunu söylemiş oluyor. Yani, hayrı vücudla ilişkilendirerek, vücud verilen her şeyin hayır olduğunu söylüyor.
Her şey yokluktan vücud alemine getirilmekle mevcut olur. Burada mevcuttan kastımız eşyanın kendisiyle birlikte ondan südur eden her hal ve tavırı da içerir. Ben mevcud olduğum gibi, gülen halim, kızan halim, düşünen halim, hareketlerim, düşüncelerim; kısaca girdiğim bütün hal ve tavırlar mevcudat tabirinde dahildir. Bu noktada, vücudun iki veçhesi var: biri yokluktan çıkarılmak, ikincisi yokluğa düşmemek yani varlığını devam ettirmektir. Bu, şu neticeye gelir ki yokluktan çıkan ve varlığı devam eden her şey hayırdır. Şer ise hayrın olmama halidir. Güzellik hayırsa, güzelliğin olmama hali şerdir. Yani, hayır vücudî, şer ademîdir, hayrın olmama halidir ve mevcut değildir. Örneklendirecek olursak: meyveli bir ayva ağacı tahayyül edelim. Ayva ağacının meyveli hali daha önce yoktu, sonradan var edildi. Yine, çiçekli ayva ağacı daha önce yoktu, sonradan var edildi. Çiçeksiz ayva ağacı halindeyken daha önce yoktu, var edildi. Filiz halindeki ayva ağacı da daha önce yoktu, var edildi. Daha geriye gidersek, tohuma kadar inebiliriz ve daha gerilere… Yani zamansal açıdan baktığımızda ayva ağacının geçirmiş olduğu her an, bir önceki ana göre yoktu ve var edildi. Şimdi de bu mantığı mekansal boyuta taşıyalım: ayva meyvesi sulu haliyle daha önce yoktu, var edildi. Ayvayı oluşturan zar, etli kısım, çekirdeğin saklandığı kısım ve çekirdek daha önce yoktu, var edildi. Ayvanın hücreleri, çekirdeğin hücreleri daha önce yoktu, sonradan var edildi. Ayva hücresi oluşturulacak şekilde atomlardan müteşekkil moleküler yapı da daha önce yoktu, var edildi ve böylece zerrelere kadar devam eder. İşte bu şekilde gerek zamansal gerek mekansal açıdan incelediğimizde örneğimizdeki ayva her aşaması için daha önce yoktu ve var edildi diyebiliriz.
Bir şeyin yokluktan varlığa çıkması sonsuz kuvveti gerektirir. Zira, mutlak bir güce sahip olmayan, yokluktan varlığı çıkaramaz. Bu açıdan baktığımızda her mevcut var olmasıyla kendi varlığını mutlak bir kudrete dayandırmaktadır. Dahası, varlığının devam ediyor olması da o kudretin devamlılığının göstergesidir. Bu açıdan her bir mevcut kendi varlığını sonsuz mutlak birine dayandırmaktadır. Mutlak bir kuvvet ise kendisi varolmaya ve varlığını sürdürmeye muhtaç yaratık cinsinden olan bir varlığa atfedilemez. O halde bu kudret yaratık olmayan ve yaratıklara ait vasıflardan münezzeh biri olabilir ancak, o da Allah’tır. Böylece bütün mevcudat “bi-ismillah” vardır, mevcuttur. Varlığını, mutlak vasıflara sahip olan Allah’ın bir ismine dayandırır. Varlık hayır olduğu için bismillah da her hayrın başıdır. Yani, mutlak özelliklere sahip olan Yaratıcı’ya dayandırılan her şey hayırdır. Hayrın başında mutlaka Yaratıcının bir ismine dayanma vardır.
Hayrın yokluğunu ifade eden şer ise vücuda dayanmadığı için ademîdir. Güzellik kavramının varlığı güzelliğin yokluğu manasına gelen çirkinliğin gerçekte mevcut olmadığının, ademî olduğunun delilidir. Güzellik varsa çirkinlik gerçekte yoktur, izafidir. Zira, güzellik vardır ve mutlak vasıflara sahip olan Yaratıcının br ismine dayanmaktadır. Yaratıcının o ismi de kendisi mutlak olduğu için mutlaktır. Mutlak güzellik sahibi olan ve güzelliği mutlak manada kendinde barındıran biri, güzelliğin mutlak yokluğu manasına gelen şerri murat edemez. Şer, kişinin güzelliği görememesinden dolayı indidir, subjektiftir (Yeri gelmişken vurgulamak gereken bir husus: acı/hastalık vardır elbette ve bir isme dayanır fakat kötü değildir. Aynı şekilde, varlığı algılamamıza yarayan nefis de vardır ve kötü değildir). Kişinin nazarına bakar ve vehmîdir, gerçek bir vücuda sahip değildir. Said Nursi, “Bismillah her hayrın başıdır” sözüyle bütün dinlerde çok ciddi tartışma konusu olan şer problemine bir çözüm getirmektedir. Mevcut olan her şey hayırdır. Şer, vücudî ve mevcut olana değil, ademî olana bakar. Hakikatte şer yoktur. Vücut varsa -ki her şey buna şahittir- yokluk yoktur, izafidir. Kişi hayrı kendi vehmiyle şerre kalbeder mesul olur. Aslolan ise vücuttur, hayırdır. O vücud ve hayır da bir isme dayanır, varlığını o isimle anlamlandırır. Bir şeyin varlığı mutlak bir zatın varlığının delili, mutlak bir zatın varlığı da her şeyin varolacağının delilidir. O halde, yokluk ve yokluğa dayalı olan şer hakikatte yoktur. Allah varlığının delili olan hiçbir şey, onun yokluğunu ima eden şer olamaz.
06/12/2005
Abdürreşid Şahin
4 Ağustos 2010 Çarşamba
GÜLÜ BESTELEYEN BÜLBÜL
Abdurreşid Şahin
O VARMIŞ, yok yokmuş.
Ezel zaman dışında ebed kalbin içindeymiş.
Yaratıklardan öte, ama her şeyden yakın, bir sultan varmış. Bu sultanın bir de, gözlerin hiç görmediği, hayalin tahattur bile edemediği, akıllara sığışmayan güzellikte bir bülbülü varmış.
Sultan bir gün bülbülüne, hükmettiği âlemleri göstererek “Bütün bu âlemleri senin için besteledim. Git, gez âlemlerimi de o besteyi bana oku. Ben de kendi bestemi senin sesinden dinleyeyim.” der ve bülbülü uçurur varlık âlemlerine.
Bülbül âlemlerde bestelenen bütün sadaları dinler. Semanın eşsiz derinliklerinde devasa notalarla kusursuzca nazmedilmiş manzumeleri okur. Üzerine milyarlar yıldız şebnemleri kondurulmuş galaksi güllerinden bir demet musika-i ilahi devşirir. Vecd ve şevk ile âlemleri seyrederken gözüne küçük bir gezegen ilişir ve merakı onu oraya cezb eder. Dünyayı baştan başa dolaşır ve dinlediği eşsiz besteler karşısında hayranlığını gizleyemez. Hele bir tanesi onu kendinden geçirir. Seher vaktinin serinliğinde helezonik şebnem notalarıyla bezenmiş kadife sayfalı gül güftesini görünce, tüm âlemin o gülde bestelendiğini farkeder. Sultanının eşsiz sanatı karşısında secdeye kapanıp “Senin sanatın seni en güzel şekilde övmekte, ben seni layıkıyla övemem.” der. Sonra beste yerine sultanına götürmek üzere o Muhammedî gülü dalından koparıp efendisine götürür. Ve ona, “Sana bütün kâinatın bestesini getirdim, ben bundan daha mükemmel beste dinlemedim. Senin sanatını bu GÜLden daha güzel besteleyen ne olabilir ki?” diye arz-ı hal eder.
Sultan tebessüm eder bülbüle. Ve ona “Bu gül benim aynamdır. Kim ona bakarsa beni bütün haşmetimle görmüş olur. Halbuki ben görünmez bir hazineyim. Hazinenin anahtarı da bu gülde saklıdır. Ve sen ey bülbül, bu gülün okuduğu bestesin. Kim sana kulak verirse gül destesinin bestesini benden işitmiş gibi olur. Ben gülde kendimi seyreder sende de esma ve sıfatlarımı sergilerim. Böylece senin gözünde kendimi seyrederim. Gören de ben, işiten de benim. Bütün görmeler ve işitmeler bendendir.
Hadi şimdi git, bu gülü nasıl bestelediğimi gör ve güle âşık bülbüleri bul ve bana çağır. Zira her gülde görünen benim ve her bülbül beni besteler.”
Bülbül uça uça dünyaya ulaşır. Fakat bu kez gördüğü manzara onu şaşırtır. Burası ölüler diyarı olsa gerek, güzellikten pek nasibi olmamiş galiba diye düşünerek yere alçalır. Gide gide bir mezarlıgın içine girer kuru bir dalın üzerine tüneyerek etrafını seyretmeye başlar. Manzara gerçekten de etkiler onu. Mevsimlerden kış ve her şey bütün güzelliklerinden soyulmuş haliyle çırılçıplak durur bülbülün önünde.
Toprağın yeşilden mahrum karası, semadaki bulutların karalar üstüne düşmüş karası, ağaçların iskeletlere dönmüş haliyle birlikte mezartaşlarının yosun tutmuş karaltısı etrafa kasavetli bir hava katıyordu. Kimsesizlik, yoksulluk ve yosunluk bütün her yeri kaplamıştı.
Hüzünlenir bülbül yoksulluğun ve yoksunluğun acısını ta yüreğinde hisseder. Gözleri mezarların üstünde gezerken kulağına derinden bir takım sesler gelir. Bir an gözündeki perde kaldırılır ve toprağın altında yatan tohumları farkeder. İyice kulak verdiğinde o seslerin tohumların kalplerinin haykırışı olduğunu anlar. Hayat sahnesine çıkma arzusunun ifadesi olan “vucut vucut” sadalarını işitir.
Bülbülün kalbindeki hüzün iyice derinleşir ve yüreği o acizlere karşı sınırsız bir şefkatle dolar. Onların kalbinde aşk-ı bekayı okur ve lisanı “yokluktan varlığa çıkış” bestesini terennüm eder.
Bülbülün acı acı inleyişi âlemi hüzne boğar bütün âlem, “Evet evet evet biz de istiyoruz ey sultanımız.” diye haykırır semaya. Derken kara bulutlar semanın yüzünden çekilir, güneş gülümser varlıkların yüzününe. Kasavetli dağların yüreğindaki buzlar çözülür, ırmak ırmak yaşlar akıtır ovaya. İçindeki varlık coşkusu taşar, güneşin ellerinde ulaşır semaya.
Ve semayı bu kez rahmet bulutları sarar. Bülbül vecde gelir bu kez de “hayat” bestesini işttirir bullutlara. Bülbülün hoş nağmesiyle çoşan bulutlar şimşekler çakarak rad ile konuşturur semayı. Ab-ı hayatı kızıştırır. Kara toprağın ölü bedenine hayat öpücüğünü kondurur. Tohumların yüreğine dokunur hayat. Baharla yeşil yeşil gülümser dünya. Yanağına pempe çiçekler kondurur. Fakir toprak fahr eder sultanın ikramıyla. Fakrı fahr olur, baharın gülümseyen yüzünde okunur.
Bu sefer aşkın bestesini seslendirir bülbül şevkle. Yüreği lisanında dillenir. Çiçeklerin âşıkları doldurur âlemi, kelebekler latif öpücükler kondurur bahara. Arılar muhabbeti dokur bal dudaklarda. Ve gül bahara gülümser. Bülbül hayran olur. Kalbinin kanıyla boyar onu. Âlemi onunla güldürür.
Derken bir insan gelir dünyaya. Ellinde gönül sepeti. Saldırır etrafa. Elinde neyi tutarsa soldurur. Sepetine sığdıramaz âlemi. Yüreğini ıssız çöle döndürür.
Ve bülbül “beka” bestesini okur gülün başında. İnsan, “Evet, işte benim bestem.” Der, yönelir güle doğru. Gül gülümser insana. İnsan gülde bütün âlemleri görür. Bülbülün terennüm ettiği bütün nağmeleri, mücessem halde gülün yüzünde okur. Tohum olur, gül ve bülbülün nağmesiyle kâinat çıkar içinden. Ve insan, sesin geldiği yöne bakar. Bülbülü farkeder. Bülbülün tüyleri renkten renge bürünür dev bir zümrüd-i anka görünür ona. İnsan, “Ya baki!” der ve ankanın sırtına biner. Tam kuş uçacakken insan güle uzanır. Başına taç yapar onu. Kuş uçar semaya, insan da ulaşır en son noktaya. Sunar tacını sultanına. Ve sultan gülümser ona.
Güller, son defa yazılsa bahara
Bülbüller son defa dokunsa kulağa
Kelebekler son kez kanatlansa semaya
Güneş son kez veda etse dünyaya
Ve bakışın, son bakış olsa bana
İstemem asla istemem derim
Güller hiç solmasın isterim
Bülbüller asla susmasın derim
Varlığıysa ölesiye severim
Ben bekanın âşığıyım dostlar
Fani sevmeler benim neyime
Bekası olmayan aşklar beni soldurur
Şu fani ömrüme hep elemler doldurur.
AŞK ANCAK SAHİBİNİ BULURSA GÜLDÜRÜR.